foto1
Belge form dökümanlar evrak
foto1
Windows word excel powerpoint access frontpage ms paint
foto1
Soru bankası tüm sınıflar branşlar için sorular bilgisayar testleri
foto1
Eba zümre plan hem zümre ve planları
foto1
Açıklamalı atasözleri ve deyimler biyografiler il il Anadolu efsanleri
Atama sorgu zümre eba sivil savunma öğretmen ders kitapları hem gorev dağılımı öğretmen nobet çizelgesi çevre formu çalışma programı arşiv açık öğretim osym teog yök duyuru trafik işaretleri sözler bilmeceler deprem beynimiz çocuğa dini bilgiler sorular cevaplar verimli ders çalışma burs verenler üniversiteler güvengen davranış meb yüz eser sınav soru cevap amerikanın keşfi soykırım Türk tarihi devletleri eğitim motivasyon videoları word excel point mspaint wordart program yazılım donanım skype ascii dos outlook internet frontpage .Read More...

Bizim Okul

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

.

...

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Valide yağmurun altında niye bekliyorsun?

Sene 1915 Sonbaharın serin ve yağışlı günlerinden biri l.Dünya harbi bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu. Yiğitlerin biri şehit oluyor bini yetişiyor. Cepheye durmadan takviye gidiyor. İşte o kuvvetlerden biri Bilecik İstasyonu'nda beklemektedir.

Ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı, ihtiyar bir Türk anası orada duruyor. Buna  yanaşan bir Türk subayı ile arasında şu konuşma geçiyor.

 

-Valide yağmurun altında niye bekliyorsun? Anadolu’nun vefakâr ve sabırlı anası şöyle cevap verir:

-Trende oğlum var. Onu selametlemeye geldim.

-Oğlun kimdir? Nerelidir?

-Söğüt'ün Akgünlü köyünden Mehmet oğlu Hüseyin.

-Onu görmek ister misin? Çağırayım mı?

-Sana dua ederim oğlum. Ona söyleyecek tek bir sözüm daha var. Hüseyin kısa zamanda bulunur. Elini öpen oğlunu bağrına basan ana, bir daha şöyle der:

-"Hüseyin’im, yiğit oğlum benim!. Dayın Şıpka’da, baban Dömeke' de, Ağabeylerin Çanakkale'de şehit düştüler. Bak, son yongam sensin. Eğer, minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse, sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme!.. Yolun Şıpka'ya uğrarsa, dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin!...

Kınali Ali

Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu.

Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına 
çağırdı ve merakla sordu: 
" Adın ne senin evladım?" dedi. 
" Ali, komutanım" dedi. 
" Nerelisin?" 
" Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..." 
" Peki evladım,bu kafanın hali ne? 
Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?" 
" Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını 
da bilmiyorum." 
" Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirisin Kınalı Ali." 


O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu. 


Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. 
Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. 
" Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. 
Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?" 
Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi. 
" Sen söyle biz yazalım" dediler. 
Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu. 
" Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin." 
Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu. 
Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek Mektubun sonuna şunları yazdırdı. 
" Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burada onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım." 


Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer, beşer, 
Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor, onlarında sayıları giderek azalıyordu. 
Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu. 
Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler. Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. 
Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır, bile, bile ölüme gidiyorlardı. 

O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu. 
" Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi üşünme." 
Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu. 
Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı şöyle diyordu anası: 


" Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. 
Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. 

Bizde üç işe kına yakarlar; 

1 - GELİNLİK KIZA, GİTSİN AİLESİNE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DİYE 
2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DİYE 
3 - ASKERE GİDEN YİĞİTLERİMİZE, VATANA KURBAN OLSUN DİYE... 

Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun 
" Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra, 
hıçkıra ağlıyordu... " 

(Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesindedir.)

Cevat paşa ve kutsal mayınlar

Çanakkale Savaşları, ciltler dolusu kitaplarda, bolca anlatılmış, ama ben dilimin döndüğü kadar, o savaş içinde yaşanmış ve halkımız arasında dilden dile dolaşan menkıbeleri, imkansız gerçekleri bir ışık kümesi halinde yansıtmaya çalışacağım.

25 Şubat 1915. Düşman donanmaları üçüncü kez istihkamlarımıza saldırmış; Seddülbahir, Kumkale, Orhaniye ile Ertuğrul Tabyaları düşmanın ateşi karşısında cehennemi bir hal almıştı. Savaş adeta bir tufanı andırıyordu.

Zırhlılar topları kısa menzilli Seddülbahir ve Kumkale Bataryaları'nın ateş alanları içine girince, erlerimiz tekbirler getirerek top başına koştular, ama ne yazık ki çok eski bir teknoloji ürünü olan bu alman yapımı toplar dumanın kalkmasını bekleyip düşmanın gözle görülür duruma gelmesini bekleyinceye tek düşman kat kat fazla top mermisini onların üzerine yağdırıyor, askerimizi bunaltıyor ve ateş tufanı içinde bırakıyordu.

İstihkamlarımızdaki demode toplar, top çemberlerinin bozulması, namlulara, mataforalara, top raylarına isabet eden düşman mermileri ile işleyemez bir hale gelmiş ve bu istihkamlar elden çıkmıştı.

Müstahkem Mevki topçu Kumandanı albay Talat, Cevat Paşa’ya; bu acıklı halimizi rapor ederken :"Bataryaları terk ediyoruz komutanım." diyordu.

Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, o gece geç vakit yatağa girdi. Çok yorgun ve huzursuz idi. Hemen dalıverdi. Rüyasında Allah tarafından buyruldu ki :"ey Cevat, sen Müslüman Türk topraklarının kumandanısın. bu topraklar üzerinde yaşayan sizler, benim kelamıma hürmet ve tazim edersiniz. Size müjdeler olsun ki; yakında zafere  müyesser olacaksınız. Deniz üzerine bak."Dönüp denize baktı denizin üstü, yoğun bir nurla kaplı idi. O nurlu dalgalar arasında çiçeklerle bezenmiş ,(Kef ve Vav) harflerini gördü, hemen uyandı.

Cevat Paşa, bu rüyasını etrafındakilere açıkladı, ama ne çare ki, kimse tabir edemiyordu.

Düşmanın kıyaslanmayacak derecede çok üstün sayıda ve taretler içinde korunmuş çabuk ateşli ve büyük çaplı toplarının acımasız saldırısı karşısında; Seddülbahir, Ertuğrul, Kumkale ve Orhaniye istihkam ve bataryaları artık susmuş, moloz ve toprak yığını haline geldiğinden savaş dışı kalmıştı.

Bu düşen istihkâmlarımızın yerine; Tenger, Soğanlıdere ve Baykuş Bataryalarını takviye ettirmek üzere teftişe çıkan Cevat Paşa, dönüşte Kilitbahir'den istimpota binerken; sevgili kızı Bedile Hanım'ı hatırladı.

Bedile Hanım, yedi yıl evvel veremden ölmüş, Cahidi Sultan, Hazretleri ile sonsuz uykularını yanyana uyuyorlardı.

Çabuk adımlarla yukarıya çıktı. Zaman zaman yukarıya çıktı. Zaman zaman Oruç tutup, daima abdestli gezen Cevdet Paşa,Bedile mezar taşının başındaydı.buğulu gözlerle duasını okurken,belki kaç defa okuduğu kitabe gözüne ilişti.

"Bedile Hanım Sallara_i Mahvu tubâ etti.
Henüz bir Gonca ümid idi onaltı yaşında,
Esvabbade ecel soldurdu emri nabagah etti.
Bedile'me Nur viren ananın nazında
Verem kuydu mu bucağında
Seni makber nâpah etti."

Tam ayağa kalkacağı sırada ,rüyasında âşinası olduğu sesi burada da işitti. Gayp hazinesinin kapısı burada da aralanmış :

"Ey Cevdet depolardaki 26 Mayını denize döşe. Türk’e Türk'ten başka dost yoktur."

Bu hâl karşısında büyük bir heyecan korku ve şaşkınlığa kapıldı, Fakat kendini çabuk toparladı. Dönüp arkasında baktığı zaman ortalıkta kimsecikler yoktu.

Sırlar aleminden bir ifşaat mıydı.?.. kapıdan dışarıya ayak atmıştı ki :karşısına pir yüzlü bir ihtiyar dikildi!..

Eşi ve benzeri olmayan  o nur yüze kim bakabilirdi ki Paşa da  olsun. Gözleri kararıp kendinden geçmek üzereydi ki o pir yüzlü zat, Paşanın kolundan tuttu, yüzüne baktı. :"bir derdiniz mi var?" dedi.

Paşa gördüğü rüyayı  ve başından geçenleri bir bir anlattı.

Pir yüzlü zat düşünmeye vardı ve sonra  rüyayı şöyle yorumladı:

"Kafirler hiçbir zaman bu topraklara hakim olmayacaklardır. Deniz üzerinde ki nur zaferin nişanesidir. Bu nişaneyi hazırlayan (Kef) ve (Vav) harfleridir. Ebced hesabında gördüğün ve tarif ettiğin (Kef) harfi 20,(vav) ise 6 rakamını bildirir. Bu iki sayıyı topladığımız zaman, 26 rakamı ortaya çıkar. Bu 26 mayını hemen denize döşe ki zaferinize sebep olsun" der ve oradan uzaklaşır.

Paşa, aşağıya inerken; Koca şair Hayali'den bir mısra hatırlar:

O mahiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler"
Hele, işin sırrına dudak değdirebilmişti. Fazla durak tutmadı, doğru konağına geldi. O akşam bir bardak şerbet ile iftar etti.

Her yiğit kişi gibi o da olayı hanımına açıkladı.

Hanımı: "Mayın grubu kumandanından  meseleyi öğren, depolarda kaç mayınımız var? " dedi.

Mayın grubu kumandanı  Nazmi Bey, Cevat Paşa 'ya :"Elimizde 26 mayın bulunmaktadır. Bu mayınlar da, bir Türk ustası tarafından yapılmıştır. Alman teknisyenleri istemediklerinden dolayı, halen depoda bulunmaktadır. Şimdiki durumda Boğaz'a döşenmiş 377 alman yapısı mayın bulunmaktadır." dedi.

Cevat Paşa bu açıklamadan son derece memnun ve müyesser oldu.

Her gün uçaklarımızın yapmış oldukları keşif uçuşları raporlarını gecenin ilerlemiş  saatinde inceledi. Raporları genelde iç açıcı bulmadı.

6 Mart 1915 günü Cevat Paşa Nusret Mayın Gemisi Komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey'le  Nazmi Bye2i makamına çağırdı. Onlardan 7/8 Mart gecesi depolarda mevcut olan 26 mayının Anadolu Yakasında ki Kumbağı burnu ile Rumeli yakasında Soğanlıdere Karanfil Burnu arasında kalan bölgeye 13 erli iki sıra halinde döşenecek şekilde bir planın yapılmasını istedi.

7/8 Mart 1915 gecesi herşey hazırlanmış, fedakâr askerimiz akşam yemeğini yemiş, Çimenlik Kalesi'nde ki Fatih Camii'nde yatsı namazını toplu halde kılmışlardı.

Nusret Mayın gemisi, tarihi görevi yapmaya hazırdı.

Zifiri karanlık bir havada, gemi, ağır yolla deniz üzerinde yol alırken, Yüzbaşı Hakkı zaman zaman denizin derinliklerini iskandil ettiriyordu. Gemi çizilen rotayı takiple istenilen noktaya gelince; Anadolu yakasından Rumeli yakasına iki sıra halinde halis muhlis 26 Türk mayını tekbir ile denize indirilmiş ve Allah'ın yüce emanetine bırakılmıştı. Daha evvelce, Boğaz’a döşenmiş olan 377 Alman mayınının arasından hiç bir zayiata uğramadan Marmara'ya geçen İngiliz ve Fransız denizaltıları, Yeşilköy sahillerine kadar gelebilmiş ve bu arada, Marmara Deniz’inde, birçok Türk gemisini de batırmıştı.

Biz bu konuda kısa açıklamayı yaptıktan sonra, Boğaz’a döşenmiş mayınların ne dereceye kadar sağlıklı bir silah olduğunu belirtmiş olduk.

Düşmanın 1914 de başlattığı savaş Boğaz'a sanki cehennemi taşıdı. Gemilerin saldırılarının tarihleri birbirini kovalamış, geceler gündüzü, gündüzler akşamlara dönmüş, Ama düşman saldırısından bir türlü vazgeçmemişti.

18 Mart 1915

Gün henüz ağarmamıştı. Boğaz’ın çevresinde bulunan istihkâmlarda sessizlik hüküm sürüyordu. Bu arada Anadolu Hamidiye tabyasından ilahi bir ses duyuldu. Yozgatlı Hafız Salih; başını hafifçe yukarıya kaldırmış, elini yanağına dayamış, bir duyanın  bir daha asla unutamayacağı tatlı bir sesle ezanı saba makamında okuyordu:

"Allahü ekber, Allahü ekber!"

Tabyadakiler daldığı derin sessizlikten uyandı. Yavaş yavaş kapılar açıldı. Temiz, sakin, vakur yüzlü erler, ezanı, getirdikleri kelime_i şahadetle tamamlamışlardı.

İşte burada, o okunan ezanla İlahi sesin getirdiği İlham Mehmet Akif'in o temiz ruhu ile hemdem oluyordu.

"Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli,
Değmesin ma'bedimin göğsüne na_mahrem eli,
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli"

Bugün hava açık, parlak bir ilkbahar, gökyüzü bulutsuz, hatta biraz da sıcak denecek derecede uygun durumda idi.

Denilebilir ki güneş bile bugün, Dünya Tarihi'nde en büyük bir Zafer’i kazanacağını müjdeleyen bir yüzle doğmuştu.

Bu büyük deniz saldırısı günü, sabahın erken saatinde, bir keşif uçağımız düşman donanmasının durumunu anlamak üzere havalanarak Boğaz'dan dışarı çıktı.

Bozcaada dolaylarında bulunan Fransız zırhlılarının pruva hattı üzerinde, İngiliz zırhlılarının peşi sıra gelmeye başladıklarını gördü. Uçağımız keşfini güzelce yaptıktan sonra, Çanakkale’ye dönerek düşmanın gelmekte olduğunu haberini komutanlığa bildirdi. Komutanlık bu haberi bütün bataryalara yayarak harbe hazır bulunmalarını emretti.

Bugün savaş vardı. Askerler sevinçteydi, abdest alıyorlar, töğbe istiğfar ediyorlar, hellallaşıp kucaklaşıyorlardı. Her biri bu savaşın ya gazileri, ya şehitleri olacaklardı.

Saat 10.30 da önde Triumi zırhlısı, ondan sonra da Agamemnon, Lord Nelson ,Kuin Elizabeth Enfleksibl,Prens Jorj zırhlıları, bunları takip eden 5 torpido muhibi pruva hattı üzerinde Boğaz'ın içine doğru ilerlemeğe başlamışlardı.

18 Marttan önce, düşman donanması her Boğaz'a girdikçe yaptıkları gibi bu seferde yine , düşmüş olmalarına rağmen Medhal istihkamlarımıza 5-10 mermi savurdular. Savaş artık başlamıştı.

İlk savaşı açan Triumi oldu. Anadolu obüs bataryalarını ve Dardanos'u ateş altına aldı. Prens Jorj Tenger bataryaları ve Mesudiye 'yi Lord Nelson,Ağamemnon ve Enfleksibi Namazgah ve Rumeli Mecidiyesi 'ni Kuin Elizabeth Anadolu Hamdiyesi ile Çimenlik'i ateşe tuttular. Bu ateşe karşılık hiçbir bataryamız karşı koymamıştı.

Fransız zırhlılarından Şarlman ,sufren,Buve ve Goluva; anadolu kıyısını kovalayarak İngiliz zırhlılarını takviye ettiler.

Artık savaş gittikçe savaş kızışıyor, harp alanları ateşten bir tufan haline dönüşüyordu.

Bataryalarımız ateşe başlamıştı. Fakat, düşman zırhlılarını delik deşik edecek ,onları batıracak güçlü mermilerimiz yoktu.

Saat 12.20 e doğru Fransız zırhlısı Buve toplarımızın isabetli atışları sonucu bir yara almıştı. Buve korkunç ateşini kesmiş,kendisini kurtarmak ,boğazdan dışarıya kaçmak üzere geri dönüşü yaparken 7 Mart gecesi döşenen kutsal Türk Mayınlarının birine çarptı. Birkaç saniye içinde bütün gövdesi denize yattı ve önce baş taraf, sonra da gövdesi kaybolup gitti.

Bu kargaşa içinde Sufren ve Şarlman zırhlıları da kutsal mayınların içinde perişan idiler.Goluva da kutsal mayına çarpmış, başı aşağıda Tavşan Adası'na kadar gidebildikten sonra kendini karaya oturtmuştu.

Artık birbiri ardınca fevkalade durumlara şahit oluyoruz. Gemiler kelebek gibi daima kutsal mayınlara koşuyor, ardından korkunç akıbetlerine uğruyorlardı. Kutsal mayınlar görevlerini Allah'ın hikmeti ile gerçekleştiriyorlardı.

Fransız gemilerinin perişan hali, 18 Mart zaferinin bir başlangıcı ve harp tarihimizin bir dönüm noktası oldu.

Saat 14.00 Fransız gemilerinin yerine İngiliz gemileri geçti ve aynı saate Dardanos bataryası tam bir isabetle savaş dışı kaldı.

Saat 15.00 de İrrezisibtl zırhlısı isabet aldı, müteakiben Enfleksibl kruvazörü kutsal bir mayın çarparak ağır yaralı bir halde harp alanından çekildi.

Daha sonra, İrrezisibtl kutsal mayınla kucaklaştı.Oşin zırhlısı bu gemiyi kurtarayım derken ;mayına çarptı...Bu arada iki torpido muhribi de kutsal mayınlarının hışmına uğramıştı.

Gün batarken  İrzisbitl, Akyarlar hizasında, Oşin de Trova önlerinde Boğaz önlerinde Boğaz sularına gömülüp gittiler.

Boğaz'ın iki yanı tam bir cehennem olmuştu. Topların  bitmez tükenmez gürlemeleri içinde, tabyalara düşen mermiler, ince bir toz tabakasını havaya kaldırıyor, rüzgarın tesiriyle Boğaz'a çökmüş bir bulut gibi uzayıp gidiyordu.

Vakit ikindiye dönerken, düşman gemilerinin hücum gücü kırılmış; batanlar batmış, sağ kalanlar geriye çekiliyordu.

Savaş sonrası ,hiç bir batarya kumandanı ,4-5 adet mayın tarama gemisi dışında "Şu gemiyi ben batırdım." diyememiş ve daima kutsal mayınlardan söz açılmıştı.

Savaşı idare eden, Cevat Paşa 'nın keramet ehli gibi, deniz’de 377 mayın dururken, bir avuççuk 26 mayını genel taarruzdan evvel Boğaz'ın sularına döşemesi, büyük bir keramet değil midir?

Her oluşun bir sebebi bulunduğu gerçektir. Yeryüzünde sebepsiz hiç bir oluş yoktur. Dünya ne kadar maddi yöne kayarsa kaysın, biz yine de manevi bir atmosferin varlığına muhtacız. Doğrusu da bu değil midir?

Cevat Paşa 'nın velayetteki yüceliği, kerametteki kemalini anlamak ve ondan hükümler çıkarmak bilgin kişilerin karıdır. Bize, burada fazla kelamdan ziyade, susmak düşer.

Kim ne derse desin ,bu savaşı,nasıl anlatırsa anlatsınlar,öyle desinler;böyle desinler.Halkın ağzına kilit vuramazlar ya!...

İşte bir mühür gibi Çanakkale'nin bağrına damgalanmış olan ve halkın muhayyilesinde böyle yer eden Cevat Paşa, Çanakkalelilerin gönlünde taht kurmuş, onun unutulmazlar arasında kalmasını sağlamak ve yeni nesillere adını öğretmek için, bir mahalleye adı verilmiştir.

"Allah vatanı ve dini uğruna himmet gösterenleri armağansız bırakmaz!"

Bu anlatılanlar günümüzde herhalde Irak'ta koca ülkeyi 20 günde ABD kuvvetlerine teslim edenlere birşeyler anlatır!...

Çanakkale savaşları ve menkıbeler Mehmet İhsan Gençcan 1994

“Sana, bir emanetim var oğul. ”

Osmanlı ordusu Kudüs'ten çekilirken (9 Aralık 1917) Mescid-i Aksa'yı koruması için nöbetçi bırakılan Onbaşı Hasan'ın yürekleri titreten öyküsü

Tam 57 yıl nöbetine sâdık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçimiz İlhan Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa'nın merdivenlerinde görür ve yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme alır. Sayesinde haberdar olduğumuz canlı tarih abidesini şöyle dile getirir rahmetli tarihçimiz:

Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.

Kudüs Kapalı Çarşısı'nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa'nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble'mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu" derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs'ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid'in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes m? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”



Kan mı çekti nedir. Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim.

Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

- “Aleykümüsselâm oğul…

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…

- “Kimsin sen, baba” dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım. Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.
Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

- “Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…”Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

- “Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım”

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı: 

- “Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”

- Elbette, dedim, buyur hele…Konuştu:

- “Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi'yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

- O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi, dersin…”

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.Yıllar SonraMerhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV'de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk…

..

...

Lütfen Paylaşalım

.

site ekle site ekle http://www.iyisayfa.net/