foto1
Belge form dökümanlar evrak
foto1
Windows word excel powerpoint access frontpage ms paint
foto1
Soru bankası tüm sınıflar branşlar için sorular bilgisayar testleri
foto1
Eba zümre plan hem zümre ve planları
foto1
Açıklamalı atasözleri ve deyimler biyografiler il il Anadolu efsanleri
Atama sorgu zümre eba sivil savunma öğretmen ders kitapları hem gorev dağılımı öğretmen nobet çizelgesi çevre formu çalışma programı arşiv açık öğretim osym teog yök duyuru trafik işaretleri sözler bilmeceler deprem beynimiz çocuğa dini bilgiler sorular cevaplar verimli ders çalışma burs verenler üniversiteler güvengen davranış meb yüz eser sınav soru cevap amerikanın keşfi soykırım Türk tarihi devletleri eğitim motivasyon videoları word excel point mspaint wordart program yazılım donanım skype ascii dos outlook internet frontpage .Read More...

Bizim Okul

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

.

...

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

İngiliz casusunun itirafları

Bu on günlük izin, bir saat gibi çabuk geçti. Böyle, neşeli günler, bir saat gibi geçtiği hâlde, elemli günler insana asırlar gibi geliyor. Necef deki hastalık günlerimi hatırladım. O kederli günler, bana seneler gibi gelmişti.

Nazırlığa, yeni emirleri almak için gittiğimde, karşımda, güler yüzü ve uzun boyu ile sekreteri gördüm. O kadar sıcak elimi sıktı ki, bundan, bana olan sevgisi zahir oluyordu.

Bana: (Nazırımızın ve müstemlekelerle vazifeli heyetin emri ile sana çok mühim iki devlet sırrı söyleyeceğim.

İlerde, bu iki sırdan çok istifaden olacaktır. Bu iki sırrı, kendilerine tam itimat edilen, birkaç kişiden başka kimse bilmez) dedi.

Elimden tutarak, Nazırlığın bir odasına götürdü. Bu odada çok cazip bir şeyle karşılaştım: Yuvarlak bir masanın etrafında (10) adam oturuyordu. Onların birincisi, Osmanlı padişahının kıyafetinde idi. Türkçe ve İngilizce biliyordu. İkincisi, İstanbul’daki Şeyhülislamın kıyafetinde idi. Üçüncüsü, İran Şahının kıyafetinde idi. Dördüncüsü, İran sarayındaki vezirin kıyafetinde idi. Beşincisi, Şiilerin tâbi’ olduğu Necef deki en büyük âlimin kıyafetinde idi. Bu son üç kişi, Farsça ve İngilizce biliyorlardı. Bu adamların her birisinin yanında, onların söylediklerini yazmak için, birer kâtip bulunuyordu. Bu kâtipler aynı zamanda, bu adamlara, casusların İstanbul, İran ve Necef deki, onların asılları olan beş kişi hakkında topladıkları malûmatı bildiriyorlardı. Sekreter: (Bu beş kişi, oralardaki beş kişiyi temsil ederler. Onların ne düşündüklerini anlamak için, asılları gibi yetiştirdik. Biz İstanbul, Tahran ve Neceftekilerle alâkalı elimize geçen bilgileri, bunlara bildiriyoruz. Bunlar da, kendilerini oradakilerin yerinde kabul eder. Biz onlara soruyoruz, onlar da bize cevaplandırıyor. Bizim tespitimize göre, buradakilerin cevapları, oradakilerin cevaplarına yüzde yetmiş mutabıktır.

İstersen, tecrübe mahiyetinde bir şeyler sorabilirsin.

Nasılsa, daha önce Necef âlimi ile görüşmüştün) dedi.

Ben de peki dedim. Zira daha önce, Necef deki Şia’nın en büyük âlimi ile görüşmüş ve ona bazı hususlar sormuştum. İşte, onun benzerinin yanına yaklaştım ve dedim ki: (Hocam, Sünnî ve mutaassıp olduğu için, hükümete harp açmamız caiz olur mu?) Biraz düşündükten sonra, (Hayır, Sünnî olduğu için hükümete harp açmamız caiz değildir. Zira bütün Müslümanlar kardeştirler. Ancak onlar, ümmete zulüm ve işkence yaparlarsa harp açabiliriz. Biz onu yaparken, emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil-münker şartlarına uygun olarak hareket ederiz. Zulmü bıraktıkları zaman, elimizi onlardan çekeriz) dedi.

Ben, (Hocam, Yahudi ve Hıristiyanların necis olmaları ile alâkalı görüşünüzü alabilir miyim?) dedim. (Evet, onlar necisdirler. Onlardan uzak durmak lâzımdır) dedi. (Niçin) dedim. Cevaben, (Bu, hakarete karşı misillemede bulunmaktır. Zira onlar, bizi kâfir bilirler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı tekzip ederler.

Biz de, buna karşı misillemede bulunuyoruz) dedi. Ona dedim ki: (Hocam, temizlik imandandır değil mi? Öyleyse niçin, (Sahn-ı şerîf) [Hazret-i Alînin türbesinin etrâfı], cadde ve sokaklar temiz değildir? Hatta ilim medreseleri bile, temiz sayılmaz).

Cevaben: (Evet, hakikaten temizlik imandandır. Fakat ne yapalım, Şiî’ler, temizliğe ehemmiyet vermeyince, böyle olur) dedi.

Nazırlıktaki bu adamın cevapları, Necef deki Şîî âliminin cevaplarına tıpa tıp mutabık idi. Bu adamın Necef deki âlime bu kadar uygunluğu, beni hayretler içinde bıraktı. Bir de üstelik bu adam Farsça biliyordu.

Sekreter: (Şayet sen diğer dört kişinin asılları ile de görüşmüş olsaydın, şimdi onlarla da görüşebilir ve onların da asıllarına ne kadar mutabık olduğunu görebilirdin) dedi.

Ben dedim ki: (Şeyh-ul-islâmın da nasıl düşündüğünü biliyorum. Çünkü benim İstanbul’daki hocam Ahmed Efendi, Şeyhülislamın bana iyice anlatmıştı.) Sekreter: (O zaman buyur, onun da numunesi ile görüşebilirsin) dedi.

Şeyh-ul-islâmın benzerinin yanına yaklaştım ve ona dedim ki: (Halifeye itâat etmek farz mıdır?), (Evet vâcibdir. Allaha ve Peygambere itaat etmek farz olduğu gibi, bu da vaciptir) dedi. (Bunun delîli nedir?) dedim.

Cevaben dedi ki: (Cenâb-ı Allah’ın bu ayetini duymadın mı? (Allaha, Onun Peygamberine ve sizden olan ülül emre itaat ediniz)[1] Ben, (Allah bize, askerine Medine’yi yağmalamayı helâl eden ve Peygamberimizin torunu Hüseyni öldüren halife Yezîde ve içki içen Velîde itaât etmeği emreder öyle mi?) dedim. Cevabı şuydu: (Oğlum, Yezit Allah tarafından Emîr-ül-mü’minîn idi. Hüseyni öldürmeği emretmedi. Sen, Şiilerin yalanlarına inanma!

Kitapları iyi oku! Hata yaptı. Sonra tövbe de etti. Medine-i münevvere yi yağmalamayı helâl edişinde isabet etmiştir. Çünkü Medine halkı azıp bâgî olmuş ve itaati bırakmıştı. Velide gelince, evet o fâsık idi. Halifenin yaptıklarını taklit değil, İslamiyet’e uygun olan emirlerine itaat etmek vaciptir.) Bunları hocam Ahmed efendiye de, daha önce sormuş ve az bir fark ile aynı cevapları almıştım.

Sonra, sekretere dedim ki, (Bu benzer kimseleri hazırlamanın hikmeti nedir?) Bana: (Biz bu usul ile sultanın ve Şii olsun, Sünnî olsun, Müslüman âlimlerinin düşünce kabiliyetlerini öğreniyoruz. Siyasî ve dînî mevzû’larda, onlar ile mücadele etmemize yardımcı tedbirler bulmağa çalışıyoruz. Meselâ, düşman askerlerinin hangi taraftan geleceğini bilirsen, ona göre hazırlanır ve askerlerini uygun yerlere yerleştirirsin ve onu perişan edersin. Fakat onun ne taraftan saldıracağını bilmezsen, askerlerini her tarafa gelişigüzel dağıtır ve mağlup olursun. Aynen öyle, Müslümanların, dinlerinin ve mezheplerinin hak olduğuna dair getirecekleri delilleri bilirsen, onların delillerini çürütebilecek karşı deliller hazırlaman mümkün olur ve o karşı delillerle onların akidelerini sarsabilirsin) dedi.

Sonra, adı geçen temsilî beş adamın askerlik, mâliye, maarif ve dini sahalarla alâkalı aralarında geçen mütalaa ve plânların neticelerini ihtiva eden, bin sahifelik bir kitap verdi. (Okuduktan sonra getirirsin) dedi. Ben de, kitabı alıp eve götürdüm. Üç haftalık tatilim içinde, baştan sona kadar dikkat ile mütalaa ettim.

Kitap, çok hayret edilecek cinstendi. Zira ihtiva ettiği mühim cevaplar ve ince mütalaaları sahih gibiydi.

Hindistan’ın Amritsar şehrinde [m. 1919] bir gün âyin sebebi ile toplanan Hindûlar, bisikleti ile gezen bir İngiliz kadın misyonerine hürmet etmezler.

Misyoner, İngiliz General Dyere şikâyette bulunur.

General derhâl askerlerine emir vererek, ma’bed de ayinle meşgul halkın üzerine ateş açtırır ve on dakikada yedi yüz kişi ölür. Binden ziyade kişi de yaralanarak yerlere serilir.

General bununla da iktifa etmeyerek, ahaliyi üç gün elleri ve ayakları üzerinde hayvan gibi yürütür. Mesele Londra’ya şikâyet edilir. Hükümet tahkikat yapılmasını emreder.

Tahkikat için Hindistan’a gelen müfettiş, generale müdafaa ’sız halka ateş açtırmasının sebebini sorunca, General, (Buranın kumandanı benim. Buradaki askerî bir icraatı ben takdir ederim. Öyle lüzum gördüm ve emrettim.) cevabını verince, müfettiş, (Pekâlâ, ahalinin yüz üstü sürünmesini emretmenizin sebebi nedir?) diye sorar.

General, (Hintlilerden bir kısmı tanrıları karşısında yüz üstü sürünüyorlar. Bunlara, bir İngiliz kadının bir Hindu tanrısı kadar mukaddes olduğunu ve onun karşısında da hakaret değil, sürünmeleri icap ettiğini anlatmak istedim) der. Müfettiş, halkın, alış veriş için dışarı çıkmak mecburiyetinde olduğunu söyleyince, General, (Bunlar insan olsalardı, sokak da yüzüstü sürünmezlerdi. Çünkü bunların evleri birbirine bitişik ve damları düzdür. Damlar üzerinde insan gibi yürürlerdi) cevabını verir. Generalin bu sözleri İngiliz basınında neşredilince, general kahraman ilân edilir. [Dyer, Reginald Edward Harry 1281 [m. 1864] de doğdu, 1346 [m. 1927] de İngiltere’de öldü. Dünya tarihîne (13 Nisan 1919 da Amritsar şehrinde İngiliz zulmüne karşı meydana gelen olayları, şehri kan gölüne çevirerek bastıran meşhur İngiliz general) diye geçti. Hindistan’ın her yerinde İngilizler aleyhine büyük gösteriler yapılması üzerine vazifeden alınarak, emekliye sevk edildi. Fakat İngiliz Lortlar kamarası Dyerin yaptıklarını medh-u sena ile karşılayarak, ona yardım yapılmasını kararlaştırdı. İngiliz lortlarının, kontlarının diğer milletlere nasıl bir gözle baktıkları burada da açıkça görülmek dedir.]

 [1] Nisâ sûresi, âyet: 59

İngilizlerin İslâm Düşmanlığı M.Sıddîk Gümüş

image002

Musevi olduğunu söyleyen Abraham efendi Cem Evi'nde ne yapıyor ?

Ertuğrul Özkök geçen hafta, İsraillilerin Türkiye’de sanıldığı kadar “faal” olmadığını, abartıldığını yazmıştı. Peki Fransız, Bulgar ve İsrail vatandaşı Musevi Abraham Pinchas Bektaşi Dergahında ne arıyor? Güneydoğu’dan doğru Şahkulu Sultan Bektaşi Dergahı’na gelen tuhaf giyimli Yahudi kendini “bilimadamı” diye tanıtıp bölücü sorular sorup ne yapmak istiyor? Sayın Özkök bu konuya da bir açıklık getirseniz büyük “hizmet” olur vallahi…

image003

 


İsrail’in Kuzey Irak’taki faaliyetleri sık sık gündeme gelirken İstanbul Göztepe’deki Şahkulu Sultan Bektaşi Dergâhında ilginç bir olay yaşandı.

Geçen ay 3 ayrı ülkenin pasaportunu taşıyan Musevi asıllı Fransız Abraham Pinchas “ben Bektaşi’yim” iddiasıyla dergâhta bulunan vatandaşlar arasında saatler geçirdi, bölücü sorular sordu.

Dergâhta çok sayıda doküman toplayıp fotoğrafta çeken garip yabancı, Bektaşiler gibi ana kapıyı ve Şahkulu Sultan’ın mezarını öptü, ağaçlara taş sokup Şahkulu’ndan iman diledi!

image004

3 Pasaportlu Musevi
İstanbul Kadıköy’deki Şahkulu Sultan Dergâhına gelen, geleneksel Bektaşi Giysileri giymiş, yabancı herkesin dikkatini çekti. 1945 Bulgaristan Sofya doğumlu Abraham Pinchas’ın tam 3 pasaportu var; Bulgar, Fransız ve İsrail. Bir tek İsrail pasaportundaki ismi farklı; Abraham Sason Pinchas. Pinchas Paris’te bir üniversite de “sanat tarihi profesörü” olduğunu söylüyor. ”Ben tam bir Bektaşi’yim, onlar gibi giyinip onların felsefesiyle yaşamaktan çok mutluyum. Orta Asya’dan buraya Bektaşi Felsefesini araştırıyorum. Türk tarihi de tam bir derya çok çekici buluyorum. Hele Şamanizm çok hümanist bir felsefe. Aleviler arasında Şamanizm’in izini sürüyorum” dedi. Kafasında Bektaşi takkesine benzer bir külah, upuzun bir sakal, belinde kuşak, bacağında şalvar, üzerinde tuhaf taşlardan oluşan takılar, ayaklarında çarık benzeri ayakkabıyla dergâhta dolaşıp sorular sordu.


Paris’li abraham bektaş efendi!!!
Şahkulu’nun mezarını, ana kapıyı, cem evinin kapısını öpüyor. Çelişki ve kuşku da işte tam burada; bir Avrupalı bilinen modern kıyafetiyle gelir oturur, konuşur çeker gider. Üstelik İnternette Pinchas’ın Bektaşi olduğuna dair bir iz de bulamadım. Her Pazar dergâha gelip kurban kestikten sonra lokma dağıtan, ardından dergahtaki yatırları ziyaret eden Bektaşileri aynen taklit ediyor, onların ilgisini çekmeye arkadaşlık tesis etmeye çalışıyordu. Bu arada Bektaşi Vatandaşlara tuhaf sorular sormayı da ihmal etmedi: “ Türkiye’de size baskı işkence yapılıyormuş, ibadetiniz engelleniyormuş doğru mu?” şeklinde sorular dergâhtaki vatandaşları oldukça tedirgin etti. Yıllardır dergâha gelip giden Bektaşiler 30 yıldır böyle tuhaf giyimli hele de Musevi kökenli olan ziyaretçi hiç görmedik dediler.

image005

Bektaşi Vatandaşlar Ne Diyor?


Dergah yöneticilerinden Hüseyin Taştekin “ Bize acayip sorular sordu: “size ayrımcılık yapılıyormuş dışarıda gazetelerde okuyor televizyonlarda izliyoruz siz de böyle şeylere muhatap oldunuz mu, hiç işkence gördünüz mü? ”diye sordu. İnanç itibariyle kapılarının herkese açık olduğunu belirten Taştekin “biz inancımızdan mutluyuz memnunuz bizi kimse yolumuzdan çeviremez kimse boşuna uğraşmasın” dedi.

Alevi Cemaatinin ünlü liderlerinden yazar Cemal Şener de: “ Bizi Türk Milleti’nin “en zayıf halkası” olarak görme istidadında olan, maksatlı kişilerin olduğunu biliyoruz. Dergâhımızın kapısı kim olursa olsun herkese açıktır. Geçmişte daha çok Hristiyan Misyonerlerin sondajlarına tanık olduk. İlk kez bir Musevi kökenli şahsın ziyaretine tanık oluyoruz. Bir Musevinin Bektaşi olması, balığın kavağa çıkması kadar gariptir ve örneği yoktur. Olacak şey değildir bunu maksatlı olarak değerlendiriyorum. Zaten vatandaşlarımızdan gerekli cevabı da almış. Bu çabalar boşunadır, biz inancımızdan da yaşantımızdan da memnunuz. Aleviler bilinçlidir bu tür oyunlara gelmez” dedi.


Pinchas’ın farklı pasaportlarla defalarca Türkiye’ye girip çıktığı öğrenildi.

Tuhaf davranışlarıyla dikkat çeken bazı vatandaşlara daha önce Türkiye’de yaşadığını da söylemiş. Pinchas’ın birkaç kez Urfa Harran civarında seyahat ettiği, İsrail Pasaportundaki “Sason” adının Siirt’in Sason ilçesinden geldiği, atalarının Mezopotamyalı olduğunu söylediği de iddia edildi.

image006

Ben Bu Filmi Daha Önce De Gördüm

Geçen yazımda da sözetmiştim; ATV için “Mesih İnanlıları” adlı 60 dakikalık program yapmıştım. O programın çekimi sırasında Karaca Ahmet Cem evine gitmiştim. Bu sefer Bektaşilik hocası olduğunu iddia eden bir Amerikalı vardı. İşi abartıp “Bektaşiye Bektaşilik dersi “ verdiğini söylüyordu. Daha sonra araştırdığımda bu şahsın da Protestan misyoner örgütünden olduğunu ortaya çıkarmıştım.
Ama bu seferki Musevi, bir Musevi kolay kolay din değiştirmez üstelik 3 pasaportuyla Bektaşi kılığında dergaha gelip kışkırtıcı sorular soran birinden kuşkulanmamak için “aşırı saf” olmak gerek.
Şimdi soruyorum: Ben bir Musevi düşmanı değilim, çok sayıda Musevi tanıdığım, dostum da var. Ama bu adam bu dergâhta ne yapıyordu, niye Bektaşi kılığında niye kışkırtıcı sorular soruyor? Evet, Sayın Ertuğrul Özkök buna ne diyeceksiniz?

Nişantaşı’ndaki binalarda gizli işaretler

Gül ve Haç Örgütü’nün İstanbul'daki bazı binalarda gizli işaretleri var.. 30 Eylül 2010 / 13:17 16. Yüzyılda Katoliklerin baskısından bunalan Protestanlar yeraltına indi ve İstanbul’u merkez seçerek “Gül ve Haç” örgütünü kurdular. İstanbul’da birçok tarihi binanın cephesinin gizli bir yerinde Gül ve Haç işareti vardır. Bu, “Biz burada oturuyoruz” ya da “oturduk” anlamına geliyor.. Örneğin Teşvikiye'deki karşı karşıya iki büyük bina..

Arda Uskan, Takvim gazetesi için sordu, Aytunç Altındal yanıtladı:

İstanbul'un en büyük gizemleri arasında ünlü gizli örgüt Gül ve Haç Kardeşliği de var. İstersen biraz bu konuya yelken açalım...

Gül ve Haç'ın ortaya çıkması 16. Yüzyıla denk geliyor. Parecelsus adlı birinin öğretilerinden yola çıkılıyor. Simya ilminin en önemli isimlerinden biri bu adam.

Bütün Avrupa'yı dolaşan bir gezgin. 1521 yılında İstanbul'a gelip uzun bir süre kalmış. Onun öğretileri Gül ve Haç'ın doğmasına yol açıyor. Yüzyıllardır olageldiği gibi onlar da Katolik kilisesinin korkusundan yeraltındalar! Protestanlar ile Katolikler arasındaki savaşın gizli örgütü bu. Tabii bunlar Protestan.

Katolik kilisesi neden kıllanıyor? Pek çok nedenden...

Bak, Parecelsus şu sözleri söylüyor ve tarih16. Yüzyıl. Diyor ki, "İnsanoğlu, doğal ebeveynlerine sahip olmadan doğurabilir.

Özel bilgiye sahip bir Alşimist'in (simyacı) marifeti aracılığıyla böylesi yaratıklar dişi organizmalarda geliştirilmeden ve doğmadan ortaya çıkabilirler!"

Adam resmen tüp bebeği tarif etmiş...

Yaaa... Kıllanmaz mı Katolik kilisesi? Modern ekonominin temel taşlarını yaratan düşünceleri de ortaya atmış bu adam. Şöyle diyor, "İnsan tanrının kendisine verdiğini çalışarak öğrenebilir.


Tembel zenginlerin malları elinden alınarak onları çalışmaya zorlansın!" Tabii bu fikirler kilisenin hiç hoşuna gitmiyor.

Onun öğretilerini benimseyen Gül ve Haç örgütü de yeraltına sığınıyor anlaşılan. Bir de şu konuya bir açıklık getirelim, insanların kafası karışmasın. Mason'luk ile Gül ve Haç kardeşliği içi içe geçmiş iki örgüt gibi görünüyor. Önce hangisi var?

Gül ve Haç 1550'de ortaya çıkıyor. Masonluk ise 1717'de. Ayrıca Gül ve Haç'ın başkentinin İstanbul'da olduğu kabul ediliyor. Bunu İtalyan bilim adamları ve araştırmacılar ortaya çıkarmışlar. Prof İo Calvo kitabında anlatıyor. 'Gül ve Haç örgütünün başkenti İstanbul' diyor adam.

Yıl; 1910. Malum yakında savaş çıkacak. 'Biz İstanbul'daki merkezi İtalya'ya oradan da Amerika'ya geçirelim' diyorlar. 1912'de İstanbul'dan büyük bir parti belge ve bilgi götürülüyor. İtalya'nın Milano ve Bari şehirlerine. Oradan da Amerika'ya taşıyorlar ellerindeki bütün gizli belgeleri.

1917'ye kadar burası başkent ama 1914'den itibaren sadece merkez olarak kullanılıyor. Belgelerin hepsi gitmiş durumda.



İstanbul'un Gül ve Haç'ın başkenti olmasının elle tutulur delilleri var mı?


Olmaz mı? 1910-1930 tarihleri arasında İstanbul'da yapılan birçok binanın dış cephelerinin gizli bir yerinde mutlaka bir işaret vardır. Bunlar Mason da olabilir, Gül ve Haç da. "Biz burada oturuyoruz", ya da "oturduk" anlamına geliyor o işaretler. Örneğin Teşvikiye'deki karşı karşıya iki büyük bina...

Onları biliyorum. Biri İzmir Palas, diğeri karşısındaki meslek lisesi binası...

Evet. O okul öncesinde konaktı. Kont Bernardini konağı. Teşvikiye otobüs durağının arasındaki büyük yapı. Oraya gidip bakarsanız en üst katta yuvarlak büyük pencereler görürsünüz.

Onlara 'rose window' denir, yani gül penceresi.

Bernardini de Gül ve Haç'ın son üstatlarından biri. Ve bu binanın tam karşısındaki binanın tam tepesinde bir mabet vardır. En üstteki iki katın pencereleri ile alttaki katın pencereleri farklıdır. En üstteki pencereler, Gül ve Haç için de, masonlar için de çok önemli olan ışık ve aydınlık anlamına gelen 'Nur' pencereleridir. Kandil penceresidir yani.

Biçimine dikkatle bakarsanız, mum ışığı şeklindedir. O zamanlarda bunları bilmeyen tabii anlamıyordu ama bilen birisi bakıp gördüğü zaman "bizden birilerinin bulunduğu" yer diyordu.

Mutlaka Teşvikiye'den başka yerlerde de vardır!

Var tabii. Bu insanlar bu binalarda1930'lara kadar kalıyorlar. Ama daha öncesinde Gül ve Haç'ın Galata'da bir yeri var. Teşvikiye'deki yerde üstatlar toplanıyor, Galata'daki yerler ise arşiv binaları. Yoksulların bakıldığı yerler var mesela buralarda. Kont Bernarditi 1877'den itibaren bu konakta Gül ve Haç'ın en büyük üstadı olarak yaşıyor. İstanbul dünya başkenti olduğu için...

O konak deyim yerindeyse Gül ve Haç'ın Beyaz Sarayı oluyor...

Bravo... Evet White House diyebiliriz. O dönemde Protestan Avrupalılar var İstanbul'da. Anglikan kilisesinin Protestan kanadına mensup olan Alman, İngiliz ve İsveçliler mesela. Bunların İstanbul'da aldığı çok önemli kararlar var. Bunların başında da, 'Rusya'daki Yahudilerin, Filistin'e göç ettirilmesi projesi' bulunuyor. Bu proje ilk defa 1824 yılında Rus masonları tarafında hazırlanmış.



Daha İsrail'in 'İ'si yokken...

Hiç bir şey yok ortada. Sadece Yahudilerden kurtulmak istiyorlar. 'Osmanlı'ya ait olan Filistin topraklarına göndermek çok başarılı bir siyasi hareket olur' inancındalar. Hatta siyonizmin kurucusu Theodor Herzl, "Bizim aklımızda böyle bir şey yoktu, ben Yahudilere, Arjantin'de pampalarda boş bir alanda yer ayrılmasını istiyordum" diyor. Anlayacağın Filistin'e göndererek adamların başını zorla belaya sokmuşlar.

Gül ve Haç'ın İsveçli, Danimarkalı üyeleri hep buradaydı diyorsun o yıllar...

Danimarkalılar özellikle. Bu arada o döneme ait, günümüze kadar gelen bir sözcük vardır; 'Daniska' deriz. 1910'lu yıllarda İstanbul'da yaşayan çok fazla sayıda Rus ve Danimarkalı var. Sözcük Danska'dan geliyor. Danimarkalı demek.

O zaman Danimarkalı kadınlar var, bugün nasıl Nataşa diyorsak Rus kadınlarına, o dönemde de en mahir kadınlar Danimarkalı hanımlar kabul ediliyor!

Gül ve Haç'ın, başkent olarak İstanbul'u seçmesinin nedeni ne?

Yaptıkları araştırmalara göre İstanbul şehrinin üzerinde, gökyüzünde kesişen enerji akımları var. Bunlara radyo akımları deniyor. Dünyanın etrafındaki bu radyo dalgalarıyla 'insan temas kurabilirse bilincin çok yükseğe çıktığına' inanıyorlar.

Dünyada böyle yedi bölge var ve bunlardan biri İstanbul'da. Burada yapılan törenlerde amaç, dünyanın etrafındaki görünmeyen ama kaplayan o enerji dalgalarıyla bütünleşmeyi sağlayabilmek.

1919'dan itibaren aslen Gürcü olan Gurdgieff diye bir adam yönetiyor İstanbul'daki Gül ve Haç'ı. Rusya'dan kaçıp gelmiş, Stalin ile aynı köyden.

Gurdgieff önce Kars'a sonra İstanbul'a geliyor. Bu adam İslami Rufai ve Hurufi tarikatları tarafından yetiştirilmiş bir adam. Bu iki tarikat, İslam'daki okült tarikatları. Gurdgieff, tarikatın öğretilerini en iyi bilen adam.

Gurdgieff efendi nereyi mesken tutuyor?

Taksim Sıraselviler'de bir yer tutuyor kendine ve orada müritler ediniyor. Ortodoks asıllı tarikat şeyhi oluyor. Bunlar Gül ve Haç'ın buradaki temsilcileri oluyorlar. Sonra Paris'e gidiyorlar ve Fontain Bleu diye bir enstitü kuruyorlar. Bu enstitü bugün de var, Gurgdieff ismiyle. Bugün ruhsal terapi ile uğraşan çok ünlü bir sağlık merkezi.

Burada ilişkisi olduğu Türkler yok mu?

Olmaz mı? Bir tanesi çok ilginçtir. Dr. Rıza Nur diye, aslında hayli ilginç bir adamdı. Hatıratı da yayınlanmıştı. Rıza bey aynı zamanda Lozan Konferansı'nda İsmet Paşa ile birlikte Türkiye'yi temsil eden heyetin ikinci başkanı. Ve Bu Gurdgieff ile de bağlantılı. Fikri bir yakınlıkları var. Rıza Nur ve Gurdgieff'in hayatını inceleyen bizim bir hocamız vardı. Cavit Orhan Tütengil...

Suikasta kurban gitti sonra.

Tabii. Dinle... Tütengil, Cumhuriyet gazetesinde Gurdgieff ve Rıza Nur bağlantısı diye bir yazı yazdı ve bir süre sonra da öldürüldü. Cavit hocanın solculukla- sağcılıkla fazla ilgisi yoktu. Atatürkçü bir adamdı.



Sen öldürülmesini buraya mı bağlıyorsun?

Hayır bağlamıyorum. Ben sadece olayları anlatıyorum, kim ne isterse o sonucu çıkarsın.

Ben nasıl bir sonuç çıkartmalıyım?

Cavit hoca İngiltere'de Rıza Nur ile ilgili bazı belgeleri incelerken, Gurdgieff ile bağlantısını bulmuş. Rıza Nur dengesiz, deli bir adam olarak biliniyor. Mesela hatıralarında diyor ki, "Benim karım bir fahişedir, beni defalarca aldatmıştır, sahtekar aşağılık bir kadındır, maalesef ben buna düştüm!" Bunları diyebilen bir adam. Ama dengesiz olduğu için bazen ak derken kara da diyebiliyor. Ayrıca Gurdgieff'in öğretileri de ruhsal dengeyi bozabilecek öğretiler. Son derece karmaşık, kafayı karıştıran şeyler. Tütengil tesadüfen rastlıyor bu işe ve o yazıyı yazıyor.

Bir Atatürk sevdalısı: Cavit Orhan Tütengil

Bilim adamı, eğitimci, yazar. Tarsus'ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat ve İktisat fakültelerini bitirdi.

1944-1953 arasında öğretmenlik yaptı. Arkadaşları ile Değirmen ve Çizgi adlı dergileri çıkardı. 1960'ta doçent oldu. Rıza Nur'un elyazması kitaplarını ve Ziya Gökalp'in Londra'da yayınlanan 'ilk' yazısını bularak kamuoyuna tanıttı. 1970'te profesörlüğe yükseldi. 7 Aralık 1979'da silahlı saldırıya uğrayarak yaşamını yitirdi. Hayatı boyunca insanlara, batılılaşmanın ideolojik boyutu olarak Atatürkçülüğü önerdi.

Yakın tarihten ilginç bir kişilik: Dr. Rıza Nur

TBMM'de iki dönem Sinop milletvekili olarak yer aldı. Atatürk'ün Lozan'a yolladığı devlet adamlarından biridir. Eğitim Bakanlığı yaptı. 1920'de Sovyetler Birliği ile dostluk ve yardım antlaşması yapmak üzere gönderilen heyete delege olarak katıldı. Çiçerin ve Stalin'le görüştü. Hükümet adına Moskova anlaşmasını Ali Fuat'la birlikte imzaladı. Sakarya savaşına doktor olarak fiilen katıldı. 14 ciltlik Türk Tarihi'ni yazdı. 'İzmir suikastine karışanların idam edilmeleri ve bunların kendisi gibi muhalif olması sebebiyle' yurdu terk etti. Paris'e yerleşti.. Atatürk'ün vefatından sonra Türkiye'ye dönen Rıza Nur, 8 Eylül 1942 yılında ölene kadar Taksim'de bir evde yaşadı.

www.haber3.com dan alınmıştır

image010Terörü lanetleyen ülkelerden, PKK’ya destek

Hem terörü lanetleyip hem de PKK’yı hangi ülkeler destekliyor biliyor musunuz?

İşte Saygı Öztürk’ün yazısı:

Güneydoğu’da PKK’nın hain pusuları, mayınları, uzaktan kumandalı patlayıcıları yöre insanına, askerliğini yapan gençlerin aileleri için korkulu bir rüya. PKK’nın döşediği mayınların önemli bir bölümü NATO ülkelerinden alınmış. İngiltere’de meydana gelen teröre karşı gösterilen tepki, Türkiye’de şehit olan, ölen vatandaşlarımız için gösterilmiyor. Bir çok ülke, PKK’ya destek vermeye devam ediyor. Onları merak mı ediyorsunuz? İşte ülke ülke yardımlar…

Güneydoğu’da PKK’nın hain pusuları, mayınları, uzaktan kumandalı patlayıcıları yöre insanına, askerliğini yapan aileler için korkulu bir rüya. PKK’nın döşediği mayınların önemli bir bölümü NATO ülkelerinden alınmış. İngiltere’de meydana gelen teröre karşı gösterilen tepki, Türkiye’de şehit olan, ölen vatandaşlarımız için gösterilmiyor. Bir çok ülke, PKK’ya destek vermeye devam ediyor.

İngiltere’de, terörle mücadele konusunda kendisini o kadar güçlü görüyordu ki, terörle mücadele konusunda işbirliği için giden dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ı, kapı önünde bir saate yakın bekletmişlerdi. “Sınır aşan suçlara karşı işbirliği” konusunda o zaman burun kıvıran İngiltere, başkentinde vurulunca terörle mücadelede işbirliğinden söz etmeye başladı.

“Dostumuz” sandığımız bir çok ülke, PKK’ya destek veriyor. Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği'ne “barış” mesajları veren örgütün, mayınlarını, tuzaklarını, patlayıcılarını duymuyorlar, görmüyorlar. Bir ay önce seçkin kitapçılarda ve büyük Migroslarda satışa sunulan Bir Harf Yayınlarından (0212-5119955) çıkan “KIRMIZI KLASÖR” isimli kitabımda, belgelerle PKK’ya yapılan yardımları ülke ülke açıkladım, PKK’nın başı Abdullah Öcalan’ın jandarma istihbarat subaylarına verdiği ifadede yer alan “ülke ülke Değerlendirmeleri”ne de yer verdim. İşte o kitapta yer alan PKK’ya yapılan yardımlarla ilgili bir özet:

ALMANYA: Bu ülkenin, 1993 yılında PKK'ya koyduğu yasağa rağmen, örgüt faaliyetlerini merkezi Düsseldorf'ta bulunan Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (YEK-KOM) güdümündeki 189 oluşum (Dernek, halk merkezi, kültür merkezi, dayanışma merkezi, enformasyon merkezi, enstitü, birlik vb.) vasıtasıyla sürdürüyor. PKK yayın organı Özgür Politika gazetesi, Ağustos 1995 yılından bu yana Frankfurt kentinde günlük olarak yayımlanıyor. Serxwebun, Kürdistan Report dergileriyle birlikte toplam 13 dergi ve gazete PKK güdümünde yayınlarla tabanını genişletmeye çabalıyor.
- Örgüt, Almanya'da; gösteri yürüyüşleri, mitingler, festival ve geceler düzenleyerek örgütsel propaganda faaliyetlerinde bulunuyor. PKK'yı simgeleyen pankartlar ve semboller taşınmasına rağmen, güvenlik güçlerince müdahale edilmiyor, hatta bazı yerel yönetimlerden de destek görüyor. - Almanya'da PKK yasağı göstermelik kalıyor.

AVUSTURYA: Bu ülkede PKK, Kürt Dernekleri Federasyonu güdümünde 9 dernek ve birlik vasıtasıyla faaliyette bulunuyor. Faaliyet gösteren terör örgütü mensupları ve bin 500 kadar sempatizan, zorla para toplama, bildiri dağıtma, afiş asma eylemleri ile propaganda faaliyetlerini devam ettiriyor. Avusturya Sosyalist Partisi, Yeşiller ve Avusturya Komünist Partileri ile ilişki içinde.

BELÇİKA: Kürt derneklerinin üst organı olan "KON-KURD"un merkezi bu ülkede. Kürt Dernekleri Federasyonu güdümündeki 11 dernek, 2 birlik, 1 spor kulübü ve 1 merkez ile faaliyetlerini yürütüyor. Bazı partiler, PKK’ya destek veriyor, konuyu parlamentoya getiriyor.

FRANSA: "Kürt Dernekleri Federasyonu" adı altında teşkilatlanmış. "Paris Kürt Enstitüsü" ise PKK terör örgütü ile dolaylı olarak bağlantılı. PKK Fransa'da; tehditle para toplama, bildiri dağıtma, afiş asma, örgüte eleman kazandırma, gösteri yürüyüşleri gibi etkinliklerin yanı sıra, uyuşturucu kaçakçılığı gibi gelir getirici faaliyetlerde bulunuyor.

HOLLANDA: PKK, Hollanda Kürt Dernekleri Federasyonu güdümünde 11 dernek, 4 birlik ve 3 merkez ile faaliyet gösteriyor. Masum ve mağdur rolü oynayarak siyasi ve finans desteğini artırmaya çaba gösteriyor. Bu ülkedeki vatandaşlarımızdan zorla para topluyor.
- Heerbug civarında "Spor Eğitim Merkezi" veya çiftlik evi görünümündeki "Eğitim Kampı"nda Avrupa ülkelerinden toplanan sempatizan gençlere, dönemler halinde ideolojik eğitim veriliyor ve PKK'nın silahlı kanadına eleman kazandırılmaya çalışılıyor.

İNGİLTERE: PKK, İngiltere'de Kürt Dernekleri Federasyonu kontrolündeki 9 dernek, 3 birlik, 1 komite ve 2 büro ile faaliyetlerini sürdürmektedir. Örgütün, çoğu Londra'da olmak üzere 5 bin Kürt asıllı sempatizanı ile 50 kadar teröristi İngiltere'de bulunmaktadır.

Zorla para toplama faaliyetlerinin yanı sıra, muhalif projelere yerel yönetimlerden sağlanan maddi desteği, örgütsel faaliyetlerinde kullanmaktadır. Kürdistan İşçi Derneği Merkezi'nde, gençlere eğitim verilmekte, müteakiben örgütün K.Irak'taki kamplarına gönderilmektedir. Ayrıca, örgütün kadın yapılanması olan Özgür Kadınlar Partisi tarafından haftada 2 gün kadınlara yönelik olarak Londra Halkevi'nde ideolojik eğitim verilmekte ve örgüte eleman temin edilmektedir.

İngiltere'nin; 2001 yılında terör örgütünü yasaklı örgütler listesine almasına rağmen; PKK'nın uzantısı kuruluşları vasıtasıyla gerçekleştirdiği çeşitli sosyal etkinliklere müsamaha ile yaklaştığı ve bu yolla yapılan propaganda ve gösterilere müdahale etmediği izlenmektedir.



İSVİÇRE: PKK İsviçre'de; Kürt Dernekleri Federasyonu kontrolündeki 20 dernek, 5 birlik ve Lozan Kürt Enstitüsü ile faaliyetlerini yürütüyor. İsviçre Hükümeti'nden daha fazla maddi yardım almaya çalışıyorlar.

İTALYA: PKK İtalya'da; Kürt Demokratik Halk Birliği bürosu vasıtasıyla faaliyetlerini yürütmektedir. 3 Dernek, 2 büro ve 1 komite ile bu ülkede propaganda amaçlı faaliyetler yürütmektedirler.

Bu faaliyetleri Azad-Kürtlere Destek Derneği, Toscana ve Ancona Belediye Meclisleri gibi bir kısım aşırı sol görüşlü sivil toplum örgütü ve yerel yönetimlerce çeşitli zamanlarda Türkiye aleyhtarı konferans, toplantı, seminer gibi etkinlikler düzenlenerek terör örgütüne destek sağlanmaktadır.

YUNANİSTAN: PKK merkezi Atina'da bulunan "YDK Balkanlar ve Yunanistan Temsilciliği"ne bağlı, boraları, dayanışma komiteleri ve kültür merkezleri adı altında 10 kadar kuruluş ve Yunanca basılan yayın organları ile faaliyet göstermektedir.

Örgüt mensupları, Yunanistan'da patlayıcı madde ve orman yangınları konusunda eğitim gördükten sonra Türkiye'ye metropollere yönelik eylemler için gönderilmekte, masum sivillere yönelik eylemler gerçekleştirmektedir.

PKK'nın Yunanistan'daki unsurlarının; Atina civarındaki Lavrion Mülteci Kapında barındıkları ve ideolojik eğitim almaya devam ettikleri yönünde bilgiler alınmaktadır.

Anılan kampların örgüte sağladığı lojistik kolaylıkların yanı sıra, propaganda maksatlı sağlanan imkanlar, örgütün güçlenmesine neden olmaktadır.

Lavrion Mülteci Kampı'nda bulunan kaçak Kürt orijinli şahısların, Avrupa ülkelerine geçişlerinin, Atina'da faaliyet gösteren PKK mensuplarının himayesinde İtalya'ya gitmelerine yardımcı olunduğu, örgütün illegal insan kaçakçıları ile iş birliği içinde olduğu gözlenmektedir.



BULGARİSTAN: Bulgaristan'da faaliyet gösteren örgüt mensuplarının Atina'daki YDK Balkanlar Temsilciliğine bağlı olarak; 3 dernek, 1 kültür evi, 1 komite ve 1 merkez ile faaliyetlerini sürdürmektedir.

İllegal olarak tesis ettiği örgüt evleri ve çeşitli ticari işletmeler vasıtasıyla, örgütün Avrupa bağlantılı militan geçişlerine kolaylık sağlamakta, Bulgaristan'daki Türk işadamlarından ve bu ülkeden geçmekte olan TIR'lardan tehditle para toplamakta, bu ülkedeki organize suç örgütleri ile işbirliği içerisinde başta uyuşturucu madde kaçakçılığı olmak üzere illegal faaliyetler yoluyla gelir temin etmekte,

"Yurtsever Kürt Öğrencileri Birliği" ile "Kürt Hemşehri Derneği" gibi legal görünümlü oluşumlar, PKK yan kuruluşu olarak faaliyetlerine devam etmektedir.

ROMANYA: PKK Romanya'da aktif olarak faaliyet gösteren 100-150 kadar mensubunun; Kürt Kültür Derneği (KOMAL), Bükreş Kürtevi, Kürdistan Komitesi, Kültür Merkezi, Enformasyon Bürosu, Doğulu İşadamları Vakfı gibi 6 oluşum bünyesinde; eleman temini, propaganda, ideolojik eğitim, siyasi destek sağlamaya yönelik faaliyet gösterdiği gözlenmektedir.

KOMAL'ın Romen makamlarınca resmen tanındığı ve siyasi büro niteliğine çalışmalarına izin verildiği dikkat çekmektedir. PKK terör örgütü bu ülkeyi; diğer bölgelerden aktardığı patlayıcı madde sevkıyatında bir ara bölge olarak kullanmaktadır. Romanya'dan geçen TIR'lardan zorla haraç topladıkları bilinmektedir.

RUSYA FEDERASYONU: PKK Rusya Federasyonu ve Moskova, Kafkas ülkeleri, Ukrayna ve Kazakistan-Orta Asya Cumhuriyetleri olarak dört bölgeye ayırdığı, Bağımsız Devlet Topluluğu ülkelerindeki faaliyetlerini, Moskova'da bulunan "YDK Doğu Avrupa ve BDT Ülkeleri Temsilciliği" adı altında 9 kadar dernek, komite ve birlik vasıtasıyla yürüttüğü bilinmektedir.

Bölgeden eleman temin etme, Kendisine müzahir kesimler oluşturma, Sözde Kürt sorununu yaygınlaştırma amaçlarını gerçekleştirme gayreti içerisinde olduğu, Rusya'yı Avrupa'dan İran ve Irak'a terörist aktarımlarında bir ara bölge olarak kullandığı gözlenmektedir. Terörist başı A. Öcalan'ın; 1998 yılında Suriye'den ayrılmasını müteakip Rusya Federasyonu'na gittiği 33 gün barındığı, müteakiben gittiği İtalya'da beklentilerinin karşılanmaması üzerine, 16 Ocak 1999 tarihinde tekrar Rusya'ya döndüğü de bilinmektedir.

Moskova/Yaroslovl – Solnechnıy bölgesinde teröristlerin barındığı, burada örgüte sempatizan kitleye ideolojik eğitim yaptırdığı ve örgütün dağ kadrosuna eleman yetiştirildiği, söz konusu teröristlerin mafya tipi faaliyetlerinde (özellikle fidye karşılığı adam kaçırma gibi eylemlerinde) bu kampı kullandıkları bilinmektedir. Örgütün Avrupa'dan Ermenistan-İran-Irak'a terörist aktarımları da bu ülke üzerinden yapılmakta, ayrıca, halen PKK'nın elinde bulunan SA-7 füzeleri Rus orijinli olması dikkat çekici görülmektedir.

Terörü destekleyen ülkeler, kendi başlarına geldiği zaman feryat ediyor. Türkiye’de ne olursa olsun hiç önemli değil… Yazıklar olsun size…

Gözcü [ Saygı ÖZTÜRK ]

..

...

Lütfen Paylaşalım

.

site ekle site ekle http://www.iyisayfa.net/