foto1
Belge form dökümanlar evrak
foto1
Windows word excel powerpoint access frontpage ms paint
foto1
Soru bankası tüm sınıflar branşlar için sorular bilgisayar testleri
foto1
Eba zümre plan hem zümre ve planları
foto1
Açıklamalı atasözleri ve deyimler biyografiler il il Anadolu efsanleri
Atama sorgu zümre eba sivil savunma öğretmen ders kitapları hem gorev dağılımı öğretmen nobet çizelgesi çevre formu çalışma programı arşiv açık öğretim osym teog yök duyuru trafik işaretleri sözler bilmeceler deprem beynimiz çocuğa dini bilgiler sorular cevaplar verimli ders çalışma burs verenler üniversiteler güvengen davranış meb yüz eser sınav soru cevap amerikanın keşfi soykırım Türk tarihi devletleri eğitim motivasyon videoları word excel point mspaint wordart program yazılım donanım skype ascii dos outlook internet frontpage .Read More...

Bizim Okul

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

.

...

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

 ABDÜLBAKİ GÖLPINARLI 

abakigolpinarliYazar edebiyat tarihçisi(İstanbul 1900-ay.y1982) yarım kalan idadi yıllarının verdiği hakla Çorum dolaylarında İlkokul öğretmenliği yaptı. Cumhuriyet yıllarında İstanbul'da önce lise sonra İÜ. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirmek (1930) fırsatını bularak lise edebiyat öğretmenliklerinde Ankara Üniversitesi DTCF. de Farsça okutmanlığında bulundu. Doktora yaparak Doçent oldu. Metinler Şerhi, İslam Türk tasavvuf tarihi konularında agreje profesör yetkisiyle emekliliğine kadar çalıştı.(1949).Divan edebiyatı tasavvuf, tarikatlar konusunda tam uzmanlık hakkıyla yayımladığı eserler yanı sıra Mevlana, Yunus Emre, Fuzuli, Nedim gibi sanatçıların bütün ürünlerini gerekli açıklamalarla bugünün okuruna hazırlayan sürekli çalışmaları kültür tarihimize aydınlık sağlayan bilimsel çabalardır. Başlıca eserleri: Melamilik ve Melamiler, Divan Edebiyatı Beyanındadır. Pir Sultan Abdal, Kaygusuz Abdal,  Hatayi Kul Himmet, Nesimi Usuli, Ruki, Nail-i Kadim, Şeyh Galip, Divan Şiiri,(antolojiler;15–20 yy 5.kitap, 1954–1955),Nasreddin Hoca (İnceleme ve 295 fıkra derlemesi),Alevi Bektaşi Nefesleri, Sosyal acıdan İslam, İslam Tarihi ve İslamın İlk devri,100 soruda tasavvuf,100 soruda Türkiye de Mezhepler ve Tarikatlar Tarihi, Türk tasavvuf antolojisi, Türk tasavvuf şiiri antolojisi, Tasavvuf dilimize giren Deyimler ve atasözleri

ABDÜLHAMİT l 

Osmanlı Padişahı ( İstanbul 1725- ay. y.1789) lll. Ahmet 'in Rabia Şermi Sultan'dan olma oğludur. Ağabeyi Mustafa lll ten sonra tahta çıkmıştır.49 yaşında padişah olmuş ve bu döneminde Osmanlı Rus savaşı sürmekteydi. Bu yüzden ilk iş olarak Ruslarla barış yapmayı denediyse de Osmanlı ordusunun ağır bir yenilgi alması sonucu Kırım ve çevresini Rusya'ya bırakan Küçük kaynarca antlaşmasını 21 Temmuz 1774 imzalamak zorunda kaldı. Anlaşmaya göre Kırım, Kuban, Bucak yalnız mezhep işlerinde halifelik makamına bağlı kalmak üzere bağımsız oluyor; Yeni kale Kerç, Azak, Kılburun, büyük ve Küçük Kabartay Rusya'ya veriliyordu. Ayrıca Rusya'ya Türk topraklarındaki Ortodokslar üzerinde bir tür koruma hakkı tanınıyordu. Avusturya bu durumdan yararlanarak Boğdan Beyliği'ne bağlı Bokuvina'yı işgal etti.(1775)Bu arada karışıklıktan yararlanarak Basra'yı kuşatan İran 'a savaş açıldı.(1776) İran'da başlayan taht kavgasından yararlanan Osmanlılar Basra'yı geri aldılar.

Saltanatının ilk yıllarında Rusya ile ağır koşullar da barış imzalayan Abdülhamit l savaş sırasında çıkan ayaklanmaları bastırmak, askeri kurumları düzenlemek, yenileri kurmak zorundaydı. Ayaklanmalara karşı kaptanıderya Cezayirli Hasan Paşa’dan, Islahat işlerinde de sadrazam Halil Hamit Paşa'dan yararlandı. Cezayirli Hasan Paşa Suriye, Mısır, Mora'da ki  ayaklanmaları bastırdı. Donanmadaki  düzenin bozulmasından yaralanarak Anadolu halkını rahatsız etmeye başlayan Levent teşkilatı kaldırıldı.(1776).Özellikle  Halil Hamit Paşa nın çabasıyla sürdürülen ıslahat daha çok askeri alanda etkili oldu. Rumeli ve Kafkaslar da ki kaleler güçlendirildi. Sürat topçuları çoğaltıldı. Lağımcı, Humbaracı ve ocaklarının ıslahı için Fransa'dan mühendisler getirildi. Mühendishane-i Berri hümayun açıldı. Tımarlı sipahilerin donanımını düzenlemek için bir nizamname hazırlandı. Yerli malı kullanma zorunluluğu getirildi. Yeniçerilere cülus bahşişi verme geleneğine son verildi. Sadrazam Halil Hamit Paşa padişahı indirip yerine veliaht Selim'i çıkartmaya çalıştığından azledilip sürüldü; sonra da idam edildi.

Bu arada Küçük Kaynarca antlaşmasından sonra Kırım'ın bağımsızlığı sözde kalmıştı. Ruslar Kendi yandaşları Şahin Giray'ın han olmasını sağladılar. Bu yüzden iki devlet arasındaki anlaşmazlık savaş noktasına kadar geldi. Kırım Han'ının seçiminde ortaya çıkan anlaşmazlık kısa süre içinde Osmanlı - Rus ilişkilerini yeniden bozdu. Fransa’nın işe karışmasıyla savaş önlenebildi. Aynalıkavak antlaşmasıyla 1779 geçici bir barış antlaşması yapıldı. Rusya’nın Kafkaslarda yayılmasında endişelenen Abdülhamit l Kafkasya’daki bazı kavimleri Türk etkisi altına almaya çalıştı. Bu amaçla gönderdiği Ferah Ali Paşa başarılı çalışmalar yaptı. Kırım’da Rus yanlısı Şahin Giray'a karşı  başlayan ayaklanmadan Rus Mareşali Potemkin, Kırım’ı işgal etti. Daha sonra Da Kırım'ın Rusya'ya katıldığını açıkladı.(1784).

 

Abdülhamit l in sadrazamlığa getirdiği Koca Yusuf Paşalar Ruslar ile savaşılmasından yanaydı. İngiltere  ve  Prusya da Osmanlıları Ruslara karşı kışkırtıyordu. Osmanlı devletinin paylaşılması konusunda anlaşan (Grek Projesi) Rus çariçesi Katerina ll ile Avusturya İmparatoru Joseph ll nin Kırımda buluşmasına Bab-ı Ali tepki gösterdi. Rusya'ya bir kesin uyarı vererek Kırım'ı geri istedi. Olumsuz cevap üzerine Rusya'ya savaş açıldı. Abdülhamit l barış yanlısı olmasına karşın bir olupbitti sonucunda Avusturya savaş ilan etmeden Osmanlı topraklarına saldırdı. Avusturya cephesinde Koca Yusuf Paşa başarılı oldu. Şebeş yakınlarında kuşatılan Joseph ll komutasındaki Avusturya kuvvetleri bozguna uğratıldı. Ancak Ruslara karşı aynı başarı sağlanamadı. Osmanlı ordusu barışı bozmak istememesine rağmen 1787 de Kılburun kalesine saldırmak zorunda kaldı. Böylece 1792 tarihine dek sürecek olan yeni bir Osmanlı Rus, Osmanlı-Avusturya savaşı başladı. Padişah bir yandan iç karışıklıklarla  bir yandan da Suriye, Mısır ve Mora'da patlak veren isyanlarla uğraştı. Bu isyanlar Cezzar Ahmet Paşa vasıtasıyla ve Cezayirli Gazi Hasan Paşa vasıtasıyla bastırıldıysa da Abdülhamit l, sürmekte olan büyük savaşın sonunu öğrenemeden 7 Nisan 1789 da öldü.

Abdülhamit l başarısızlıklarına karşın iyi niyetli reformcu çalışmalarıyla tanınır, yenilikçi bir padişahtı. Her konuda düşüncelerini yazarak vezirlerine bildirirdi Sadrazamlığa atadığı kişilere geniş yetkiler vererek gerekli ıslahatın yapılmasına çalıştı. Ordu da sürat topçularının, lağımcı, Humbaracı ve öteki topçu ocaklarının günün şartlarına göre düzenlenmesi Mühendishane-i Berri Hümayun (kara mühendishanesi)  ve müteferrika matbaasının yeniden açılması ile yerli malı kullanımının özendirilerek, küçük sanayinin desteklenmesi onun döneminde yapılan olumlu işlerdendir.

ABDÜLHAMİD ll 

ab dulhamitOtuz dördüncü Osmanlı Padişahı ve doksan dokuzuncu İslam Halifesi 1842–1918.Abdülmecit’in oğludur. Murat V in hastalığı sonunda Mithat paşa ve Mehmet Rüştü Paşa özgürlük konusunda  kendilerine güvence veren Abdülhamit’in tahta çıkmasını sağladılar 31 ağustos (1876).Abdülhamit ll nin Padişahlığının ilk yılları çok sorunlu geçti. Bosna-Hersek, Bulgaristan, Sırp ve Karadağ İsyanları sürüyordu. Öte yandan Osmanlı Devletinin işlerine sürekli karışan İngiltere ve Rusya 28 Aralık 1876 da İstanbul'da bir konferans toplanmasını sağladı. Abdülhamit verdiği sözü tutarak konferansla birlikte Kanun-i Esasi'yi ilan etti.

Çok geçmeden Abdülhamit ll, Mithat Paşa yı görevden uzaklaştırmış ve sürgüne göndermiş oldu. Milletvekili seçimleri yapıldı, meclis toplandı. Bu arada  Ruslar Osmanlı devletine savaş açmak için fırsat kolluyorlardı. Buna engel olmak için İngilizlerin topladığı Londra konferansı kararlarını, Osmanlı meclisi kabul etmeyince Rusya savaş ilan ederek saldırıya geçti. Abdülhamit ll meclisi yenilginin suçlusu gösterip kapattı. Şubat 1878. İktidarda tek başına kaldı. Rus ordularının ilerleyişi Ayastafonos antlaşmasıyla durduruldu.3 Mart 1878 Antlaşa şartları Rusya lehine çok ağır şartlar içeriyordu. Bu durum Avrupa devletlerinin işine gelmiyordu. Toplanan Berlin konferansında Rusya ve Balkan devletlerinin kazanımları azaltıldı. Buna karşılık Avrupa devletleri Osmanlılar dan çeşitli ödünler kopardı. Abdülhamit bu antlaşmayı bir türlü hazmedemiyordu 4 Haziran 1878 de İngiltere ile gizlice yapılan bir antlaşma sonucu Kıbrıs adasının idaresinin İngiltere'ye bırakılmasına Ada gelirlerinin her yıl Osmanlılara bırakılmasına Adanın Osmanlı İmparatorluğunun bir parçası olarak kalmasına buna karşılık İngiltere Ayastefanos antlaşmasının Osmanlılar lehine değiştirilmesine yardım edecekti.

Dış siyasette sakıngan ve dikkatli bir tutum izleyen Abdülhamit ll, İçte daha sert bir tutum izledi. Devlet ileri gelenleri yargılanırken güçlü hafiye örgütü ile halk sindirildi.

Bu arada Tunus, Fransızların;1881,Mısır, İngilizlerin; Doğu Rumeli Bulgarların (1885),eline geçti. Yunanlılar ı büyük bir yenilgiye uğratılmasına karşılık batı devletlerinin araya girmesiyle yapılan  anlaşmada Girit'e tam özerklik verildi.1897.Ülkenin içine düştüğü mali güçlükleri kavrayan Abdülhamit ll, harcamaları kısmak için çaba gösterdi, fakat başarılı olamadı. Memur aylıklarını ödeyemez duruma gelen devletin dıştaki saygınlığı da azaldı. Gerek yurt dışına kaçan aydınlar gerekse ordudaki subaylar Abdülhamit ll yi ll. Meşrutiyeti ilan etmeye zorladı 23 Temmuz 1908.

Meşrutiyet de beklenen olumlu sonuçları vermedi. Toprak kayıpları devam etti. Önce Avusturya Macaristan İmparatorluğu, Bosna Hersek'i topraklarına kattı; Sonra Bulgaristan bağımsızlığını ilan etti. Meşrutiyetle gelen özgürlüklerden memnun olmayan kesimlerin yarattığı kızgınlık "31 Mart vakası" ile sonuçlandı. Ayaklanmayı bastırmak üzere Atina 'dan yola çıkan Harekât Ordusu Padişahı tahtan indirerek 27 Nisan 1909 Selanik'e sürgüne gönderdi.1912 de Abdülhamit ll Beylerbeyi sarayına yerleştirildi ve ölümüne tek orada kaldı.10 Şubat 1918 Cenazesi Çemberlitaş'ta ki Sultan ll Mahmut türbesine defnedilmiştir.

Abdülhamit ll otuz iki yıl yedi ay yirmiyeydi gün hükümdarlık yaptı. Koyu bir yönetimi yanında Eğitim alanında bazı reformları gerçekleştirdi. Her vilayete mektepler, hasta haneler, yollar, çeşmeler yaptırdı. İmparatorluğun çeşitli yerlerine ortaokul ve liseler kurdu. Yükseköğrenim alanında Sanayii Nefise ( güzel sanatlar akademisi), hukuk mektebi, Ticaret ve hendesei Mülkiye, darülfünun kuruldu. Yol, Köprü ve demiryolu yapımına önem verildi. Beyoğlu kadın hasta hanesini yaptırdı. Güzel sanatlar Akademisi, Yüksek Ticaret Mektebi, Yüksek Mühendis Mektebi, yatılı kız lisesi açıldı. Alman İmparatoru İstanbul'a geldi. Bursa’da ipekçilik  Halkalı'da Ziraat ve Baytar mektebi açıldı. Bursa Demiryolu ve Aşiret Mektebi (Yafa-Kudüs) demiryolu ile Ankara Demiryolu yapıldı. Hamidiye Kâğıt fabrikası Kadıköy Havagazı fabrikası Beyrut limanı rıhtımını yaptırdı. Osmanlı Sigorta şirketi ve Küçüksu Barajı ve (Manastır-Selanik) demiryolu yapıldı. Hamidiye yüksek ticaret mektebi Galata tophane rıhtımı, Dolma bahçe Saat Kulesi, Beyrut-Şam, İstanbul-Selanik, Afyon-Konya  demiryolu  Sakız Limanı, Tuna Nehrinde Demir kapı kanalını yaptırdı. Şişlide Hamidiye Etfal hastanesi, Medine’ye kadar Telgraf hattı yaptırdı. Hamidiye hicaz demiryolu Zerkaya kadar işledi. Kâğıthane de Hamidiye Suyu yapıldı. Şam’da tıbbiye-i mülkiye Haydar Paşa'da askeri tıbbiye mektebi-i Şahanesi, dilsiz ve sağırlar mektebi. Bingazi’ye  Telgraf hattı yapıldı.

İttihatçıların ve yamaklarının propagandası ile Sultan Abdülhamid, adeta Türklük düşmanı haline getirilmiştir. Hâlbuki o Türklüğü bir silah olarak kullanmış, orta Asya Türkleriyle de ilgilenmiş ve ömrünce ancak Söğütteki Karakeçililer ‘den kurulan Hassa Ertuğrul alayı2na güvenmiştir.

Bir gün saray bahçesindeki hademelere iş gördürürken, içlerinden birisinin beceriksizliğine  kızarak ona : "eşek türk!" diye bağıran ve galiba Arnavut olan saray memuruna :"Bende Türküm!" diye seslenerek  o memurun korkudan bayılmasına sebep olmuştur. Milli şuuru kuvvetli olmasaydı pencereden tesadüfen seyrettiği olayı görmemezlikten gelebilirdi. (Türk tarihinden meseleler s.129)

Bomba Olayı: 

Yıl 1905 Avrupa’daki birçok devlet adamı suikasta uğramış terör ve anarşi her yerde baş gösterir duruma gelmişti. ll. Abdülhamit çok iyi korunması sayesinde böyle bir olay yaşamamıştı. Terör grupları düzenleri yıkmak için Türkiye ve Rusya kadar Fransa ve Birleşik Amerika gibi demokrasi ve ülkelerde de faaliyette idiler.

1905 e gelindiğinde rejim hem eskimiş hem de yıpranmıştı. Padişah karşısında aldığı ve düşmanlıklarını kazandığı güçler tehlikeli şekilde artmıştı. Birkaç yıl önce bir aylık harple ezdiği Yunanistan’da düşmanlık şiddetli idi ve Osmanlı Devleti’nin Rum tabasına da yayılmıştı. Doğu Anadolu'da Ermenistan kurmadığı için Ermeniler ‘in bir numaralı hedefi idi. Filistin’e Yahudi göçmeni gelmesini reddettiği ve bu hususta İstanbul'a gelip kendisiyle görüşen dünya Siyonist teşkilatı başkanı Theodor Herzl'in milyonlarca altın para teklifini kabul etmediği için, milletlerarası Yahudiliği karşısında almıştı. Hilafet propagandası ile İngiltere’yi, Pantürkizm’in politikası ile Rusya'yı korkutmuştu. Fransa ile ilişkiler dostça değildi. Ancak Almanya, Avusturya, Macaristan, İtalya ile münasebetler olumlu idi. İmparatorluğun Türk olmayan Müslüman kavimlerinde  ise  ll. Abdülhamit’e bağlılık Şahane, adeta kusursuzdu. Osmanlı tebaası olmayan dünya Müslümanları içinde de prestiji hemen hemen aynı durumda bulunuyordu.

Ermeni komitecileri padişaha suikastı planlayacak durumda değillerdi. Bu işi, dünyanın en büyük anarşi  ve suikast planlayıcısı olan Belçikalı  Jorris'e büyük bir meblağ ödeyerek kabul ettirdiler. Jorris, sahte pasaport la İstanbul'a geldi ve padişahın ünlü hafiye teşkilatının gözünden kaçtı. Zira Belçika ile iyi münasebetlerimiz vardı.

Jorris 100 kiloluk bombayı ve sabotaj planını en ince detaylarına kadar ayarladı hatta dikkat çekmemek için arabaya Fransız kadınlar bile aldı. Padişahın geçeceği yola arabayı park edip olay anını beklemeye başladı Padişah halkı selamlamaya çıkınca sabotaj gerçekleştirilecekti. Ama padişahın çıkması gecikti. Çünkü camiin kapısında Şeyhülislam Cemaleddin Efendi, padişahın önünü keserek mutad dışı birkaç cümle söyledi. Birkaç saniye önce patlayan bomba padişah'a zarar vermedi. Tevfik Fikret’in "bir lahza-i ta'ahhur" dediği bu birkaç saniye, hassa alayından bir hayli süvari erinin şehit olmasıyla sonuçlandı. Hedef olan padişah kurtuldu. Bütün dünyadan Hakan halifeye geçmiş olsun telgrafları yağdı. Tevfik Fikret’in Bire Lahza-i Ta'ahhur adlı ünlü manzumesinin mevzuu "Bomba Vaka’sı " olarak tarihe geçen bu neticesiz ünlü suikasddir. Şair, Padişah ölmediği için teessürlerini ve hıncını terennüm eder. Ermeni komitacılarını:

Ey şanlı avcı, dâmını bîhûde kurmadın 
Atdın,fakat yazık ki yazıklar ki, vurmadın!

Mısraları ile yüceltir. Manzume Doğu Anadolu'yu Ermenilere vermediği ve oralarda yaşayan milyonlarca Müslüman’ın bekasını temin ettiği için başına bu haller gelen ve Ermeni isyanlarını bastırdığı için Avrupa'da "Kızıl Sultan" denen ikinci Abdülhamit’e küfürler le doludur. "Müverrih" diye anılan ve gençliğinde  İttihadcı bir subay olan büyük tarihçi Ahmet Refik (Altınay) da bir eserinde  şöyle der: "Nihayet hakikat tamamıyla meydana çıkarıldı: Osmanlı milletini Abdülhamit’in zulmünden kurtarmak için bu hareket -i  kahramanamenin, Ermeni vatandaşlarımız tarafından icra olunduğu anlaşıldı."

Bu olayları sağ salim atlatan padişah kendisini tahttan indirmek için İstanbul’da başlatılan 31 Mart ayaklanmasını bastırmak isteyen komutanlarına:

—Yalnız padişah değil, aynı zamanda halifeyim. Otuz küsur senedir asla kan dökmedim. Bu yaştan sonra Müslümanı Müslümana kırdırmam; derken birçok konuyu dile getiriyordu.

Çoğunluğunu Bulgar, Yunan, Sırp, Makedon, Arnavut çeteleriyle sözde gönüllülerin teşkil ettiği Hareket ordusu; İstanbul’a girdi. Yıldız Sarayını cariyelerin mücevher ve altınlarına kadar yağmaladı. Meclis-i Mebusan ve Meclis-i Ayan (Millet meclisi ve senato) çok mühim gelişmelerde Meclis-i Milli adıyla beraber toplanıp oy verirdi. Bu takdirde senato başkanı, Meclis-i Milli'ye başkanlık ederdi. Senato başkanı, eski sadrazam Küçük Said Paşa ve ikinci başkanı Müstakbel Sadrazam Mareşal Gazi Ahmet Muhtar Paşa idi. Meclis başkanı Ahmet Rıza Bey saklanmıştı. Meclisin ikinci başkanı ise Talat Bey idi. Meclis-i Millîye başkanlık eden Küçük Sadi Paşa, Sultan Hamid Devrinin geçtiğini anlamış padişahı tahttan indirerek yeni rejimde külah kapmaya uğraşıyordu. Ancak milletvekili ve senatörleri Talat Bey’in baskı ve tehdidi altında idiler.

Bu tehdit ve çevreleri Makedonyalı çetecilerle çevrili olarak Meclis-i Milli, Yeşilköy’de toplandı ve Padişah'ın tahttan indirilmesi kararını aldı.25 Nisan da Mahmut Şevket Paşa, örfi idare ilan etmiş, İstanbul’a hakim olmuş birçok insan öldürülmüş ve asılmıştı.240 Milletvekili ve 34 senatör namına hal (tahttan indirme) kararı alan ve bunu saçma sapan ithamlarla dolu bir fetva ile de destekleyip halifelik sıfatının kalmasını da sağlayan ittihatçılar,3 ila 5 bin kişi tahmin edilen Hareket ordusu ile muazzam l. Ordu'nun gözleri önünde böyle bir başarıya eriştikleri için bahtiyardılar. Bu duygu, onları  bundan sonra son derece de gözü kapalı ve imtiyazsız hareketlere sevk edecek ve kendilerine çok zararlı olacaktır.

Abdülhamit Han 'ın hal'ini kendisine tebliğ biçimi Türkiye tarihinin asla silinemez lekelerinden biridir. Hali tebliğe, milletvekili ve senatörlerden seçile seçile şu dört kişilik heyet memur oldu:

Selanik milletvekili Yahudi Emanuel Karaso, senatör Ermeni Aram Efendi, Draç milletvekili Arnavut Es'ad Toptânî Paşa ve senatör bahriye feriki (Koramiral) Gürcü Arif Hikmet Paşa.

Yeryüzündeki Müslümanların halifesi hal ini tebliğ eden heyette iki gayri Müslim’in bulunması yüz milyonlarca Müslüman için hakaret teşkil  eder.

Bunlardan Karaso, İtalya’nın maaşlı ajanıdır ve Libya'nın İtalya tarafından yutulmasında meşum bir rol oynadığı gibi, sonradan partisi olan İttihat ve Terakki'ye de ihanet etmiştir.

Jandarma Tümgenerali olan Es'ad Toptani Paşa, birkaç yıl geçmeden devlete başkaldırmış, Arnavut istiklali için sayısız Türk'ün kanına  girmiş  ve İşkodra müdafi Kurmay Albay Hasan rıza Bey'i sokakta sırtından vurdurarak şehit ettirmiş ve İşkodra yı düşmana satmıştır.

Aram efendi, Ermeni İhtilali komiteleri ile yakın ilişkiler içinde olan Türk kanı dökmüş bir adamdır. Sultan Hamid'den Ermeniler ‘in intikamını almak için heyete sokulmuştur. Emanuel Karaso Efendi nin Filistin'de kendilerine yurt verilmediği için Yahudilerden padişahın intikamın almak için sokuşturulduğu gibi...

İlk işi saray masraflarını kısmak olan ve bu yüzden Galata bankerlerine borç etmemiş tek şehzade-olduğu için «Pinti Hamid» diye anılan büyük ahlâk ve tasarruf seciyesi ki, astronomik devlet borçlarını «Hazine-; Hassa»sı gelirinden ve «Kîse-i Hümayun»undan ödeyerek yüzde ikiye kadar düşürmüş ve saltanatı boyunca dışarıya tek kuruş borçlanmamıştır.

Hamidiye sularına kadar zücaciye, halı, kumaş sahalarında nice tesis ve daha nice İçtimaî yardım çatısı onun eseri... Büyük tren yolu siyaseti, (Selanik -İstanbul, Selanik - Manastır, İzmir - Kasaba) hatlarından sonra, iki muazzam demiryoluyla, onda, siyasî ve iktisadî dehanın en yüksek derecesini kaydeder.

Doğu ruhu içinde Batının olanca müspet bilgilerini devşirmek ve benimsemek, bünyeye maletmek lüzumuna inanan Abdülhamit, memlekette ilk defa, birçok vilâyete Şamil olarak sanayi mektepleri zincirini halkalamış ve sonu «şahane» sıfatıyla mühürlenen bütün yüksek tahsil ocaklarını kurmuştur.

Ömründe; tek harp veren (1597 - 1313 Yunan Harbi) Abdülhamit, onda da geniş bir seferberliğe girişmek telâş ve zilletine düşmeksizin biricik Rumeli ordusuyla ve en kısa zamanda Atina kapılarına dayanmış ve Yunanlıları susta durdurtup «düveli muazzama» ağabeylerinden imdat isteme vaziyetine getirmiştir. Ayrıca, «Düyun-u Umumiye» borcunun büyük kısmiyle satın alınıp hiçbir işe yaramayan ve durduğu yerde devlet bütçesini kemiren ıskarta donanmanın (materyel), (personel) ve muharrik kuvvet zaafını kestirip onu Haliç’e tıkamak ve bütün kuvveti kara ordusuna vermekle, sevk ve idare dışı umumî görüş kıymeti olarak üstün askerlik anlayışını ispat etmiştir. Hâlbuki bu nokta, vatan kurtarıcılığı yerine ona vatan hainliğini isnada kadar gittikleri yerdir. Abdülhamit, düşmanlarına karşı nerede zayıf ve nerede kuvvetli olacağını derinden derine kestiriyor, ona göre askerî bir plân takip ediyor, zahiri ve aldatıcı süslerden kaçınıyordu.

Adalet işlerine asla karışmayan, ondan Kur'ân emirlerine müdahale edercesine çekinen Abdülhamit, adlî ölçü bakımından yalnız hudutsuz ve tarihte eşsiz bir merhamet ve atıfetin temsilcisi olmuş ve 33 yıllık hükümdarlığı içinde katil bir haremağasından başka hiç bir ferdin idam hükmünü imzalamamış gerisini hep ebedî hapis ve sürgüne çevirmekle yetinmiştir. Abdülhamid'in, hürriyet yalanıyla gelen Makedonya çapulcularının karşısına Hassa Ordusu ile çıkmamasında ve «benim yüzümden tek damla Müslüman kanı akıtılmasına razı değilim!» demesindeki sebep de onun bu merhamet ve tevekkül cephesine bağlı ve belki tenkidi kabil biricik zaafıdır. Ermeni icadı «Kızıl Sultan» tabiriyle, yeni doğmuş çocukların beynini salata yapıp yercesine kan içiciliği dillere destan edilen bu mazlum tâcidar, hakikatte, karınca ezmekten bile sakınan velî mizaçlı bir merhamet felçlisidir Ve hakkında köpürtülen yalanların tam ve kâmil zıddıdır.

Memleketin en vicdanlı adliyecilerinden kurulu yüksek mahkemenin idam hükmünü, yine memleketin en üstün şahsiyetlerine mütalâa ettirip hemen hepsi ve bilhassa Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa tarafından «mutlaka idamı şarttır!» reyini aldığı hâlde kararı bozup Mithat Paşayı Taife sürmekle kalan, sonra da asla mecbur olmadığı bu af ve atıfet hareketine karşı «Mithat Paşayı boğdurdu!»

iftirasını çeken Abdülhamid, bu bahiste de çapı hayale sığmaz bir âbidedir.

«Hürriyet Şehidi» tabiriyle hem Mithat Paşada, hem de Namık Kemal'de mukaddes şehitlik vasfını yerin dibine geçirenler bilmelidir ki, Abdülhamid'in bunlara verdiği ceza valilik ve mutasarrıflıkla beraber ayda yüzlerce altın «Ihsan-ı şahane» den başka bir şey olmamış ve o devirde sürgünlük bir nevi kazanç endüstrisi hâline getirilmiştir.

Fazıl Kısakürek Vatan Haini değil büyük vatan dostu Vahidüttin Han

Kızıl Sultan'ı kim, niçin uydurdu ? 

Sultan ll. Abdülhamit’e yakıştırılan Kızıl Sultan lakabı kimler tarafından ve ne amaçla takılmıştır.

Sultan İkinci Abdülhamit Han devrinin ünlü Mâbeyn Başkâtibi Tahsin Pasa hatıratında :

"... Ermeni ayaklanmalarında Ermeni papazlarının büyük rolü olduğunu ve kiliselerin ibadetten ziyade fesad ve sekavete hizmet ettiklerini haber almıştık. Ancak Ermeni ihtilalcileri bazı elçiliklerin de yardımıyla o derece mahirane tertibat almışlar, silah ve komitacılar, memlekete sokmak hususunda öyle yardımlar te'min etmişlerdi ki, ipucu bulmak mümkün olamıyordu. Nihayet bir gün, yine kendi aralarından te'min ettiğimiz bazı kimseler bize bu silahların Beyoğlu’nda Ermeni kilisesinin duvarında saklı olduğunu haber verdi.

Bunun üzerine Zaptiye Nazırına emir gönderildi, bir heyet marifetiyle kilise basılarak duvar yıkıldı, silah deposu meydan çıktı!.. Bir ibadethaneyi eşkıya sığınağı haline sokan Ermeni ihtilalcilerin bu fesad ve ihaneti elçiliklerden çağrılan kimselere gösterildi ve hemen bir zabit tutuldu. Ermeni komitacıları, en ziyade Londra'da efkâr-i umumiyyeyi aleyhimize tahrik etmekte ve bilhassa nüfuzlu İngiliz kadınlarının yardımlarından istifade eylemekte olduklarından Türk dostu Sir Arshmitt Bartlet'in vasıtasıyla bu, kilisede çıkan silahlar Londra'ya gönderilerek Parlamento'nun yanında teshir ve bu suretle bize karşı uyandırılan gayz ve gazabın mecrası değiştirildi."

Mâbeyn Başkâtibi Tahsin Pasa böyle kiliseyi silah deposu haline getiren Ermenilerin bu melanetinin Londra'da teşhir edilmesi "bize karşı duyulan gayz ve gazabın mecrası değiştirdi" diyor ama İngilizlerdeki bu değişiklik, gözler önüne serilen acı gerçeğe rağmen geçici olmuş, İngilizler kısa bir zaman sonra yine Ermenilerin haklarından bahsetmeye başlamışlardır!.. Ve İngilizlerin bu tutumu o devrin olayları içinde tabiidir!...

Sultan İkinci Abdülhamit Han devrinde faaliyetlerini böyle kiliseyi silah deposu haline getirecek derecede arttıran Ermeniler yıllar boyu yer yer isyanlarla Dogu-Anadolu'yu bir Ermeni yurdu haline getirmek için çalışmışlarsa da, Abdülhamit Han Siyasi bilgi ve becerisiyle bu oyunları önleyip Doğu Anadolu’da bir ermeni devleti kurulmasını engellemiş karşılığında da bu şer güçler kendisine “Kızıl sultan” adını takarak intikam almak yoluna gitmişlerdir.

Ermeniler Doğu Anadolu da bir Ermeni devleti kurabilmek için her türlü iftiralarının yanında birde köylerde çok büyük katliamlarda bulunmuş bunlar yetmiyor gibi Türkler bizi katlediyor iftiraları ile Avrupa’yı Osmanlılar üzerine kışkırtmışlardır.

Abdülhamit büyük devletlerarasında ki anlaşmazlıkları kullanarak hem bazı tavizler koparmış hemde yer yer Ermeni isyanlarını bastırmayı bilmiştir!... 1894 yılında Muş ve Siirt civarındaki Sason'da ayaklanan Ermeniler daha sonra Diyarbakır isyanını başlatmışlarsa da her iki isyanda Abdülhamit Han’ın yumruğunu yiyerek büyük zayiat verip geri çekilmişler ve bu mağlubiyetten hemen bir yıl sonra, bu kere 30 Eylül 1894 (30.09.1894, M.F.) Pazartesi günü ayaklanmışlar, fakat netice alamamışlar, 1896 yılının 26 Ağustos (26.08.1896, M.F.) Çarşamba günü yine İstanbul’da başlattıkları isyanda Osmanlı Bankası'nı (Osmanlı Bankası başka bir hikâye, M.F.) basmak, Babıâli’yi, tüneli havaya uçurmak, bazı elçiliklere tecavüzle Avrupa devletlerinin müdahalesini te'min etmek etmişlerse de, Abdülhamit Han, emrindeki "Yıldız İstihbarat Teşkilâtı" vasıtasıyla isyanı evvelden haber almış ve o gün Bankayı basan Ermeniler, hakları (!) verilmediği, yani, Doğu Anadolu kendilerine bırakılmadığı takdirde Bankayı havaya uçuracakları tehdidini savurup bu arada bir kaç bomba da patlatmışlar, fakat alınan tertibatla tümü ellerindeki teçhizatla yakalanmışlardır!...

Patrik Izmirliyen idaresindeki bu isyan Ermeni mahallelerine kadar sıçramış ordu ve güvenlik güçlerini kışlaya çeken koca padişah limandaki hamalların ellerine sopalar vermek suretiyle isyancıların üzerine gönderilmiş hamallarla bu isyan bastırılmış ve oyun karşı oyunla bozularak hedefine varamamıştır.

Bütün bu işler olup biterken Avrupa devletleri Ermeni meselesini yine körüklemişler, Ruslar yukarıdaki sopalı olayı protesto ederken, İngilizler bir ara donanmalarıyla Çanakkale önlerine kadar gelmişlerse de, Abdülhamit Han’ın siyasî dehasıyla aldığı tedbirler önünde geri çekilmeye mecbur olmuşlardır!...

Sultan İkinci Abdülhamit Han böyle aldığı tedbirlerle Devlet-i Aliyye'nin varlığı ve bekası yolunda çalışırken, düşmanın şerrinden kurtulamamış ve Fransız tarihçisi Albert Vandal, Ermeni isyanlarını bastırmasını bilen Abdülhamit Han’a kan dökücü manasına "Le Sultan Rouge" demiş, bizdeki gafiller de bir Hristiyan’ in Ermeni menfaatleri uğruna uydurduğu bu tabiri Kızıl Sultan’a çevirerek Abdülhamit Han hakkında kullanmaktan utanmamışlardır!...

Ne yazık ki gerek yurdumuzda gerekse dış dünyada bu ismi kullanan birçok araştırmacı ve okuyucu hala mevcuttur.

ABDULLAH ZİYA KOZANOĞLU 

ABDULLAH ZİYA KOZANOĞLU

İstanbul (1906- ay. y.1966) Yazar. Asıl mesleği mimarlık ve mühendislik olmasına rağmen ve çeşitli girişimlerinde de başarıyla çıkmış olmasına rağmen ulusçuluk akımına gençliğin ruh coşkusuyla katılmasını sağlayan tarihsel romanlara emek bağlamak gereğini duydu ve bu alanda çalışmalara başladı. Aynı zamanda da benzersiz bir ilgi gördü. işinin öncüsü olrak ta ardından gelenlere yol gösterdi. Çoğunun sekiz on kez basıldığı, herkesçe okunan yirmiye yakın tarihsel roman yazdı. Bu romanların en tanınmışlarından bazıları ise şöyle sıralanabilir: Kızıl tuğ (1923),Gültekin (1928),Kolsuz Kahraman (1930),Savcı Bey (1931), Malkoçoğlu (1933),Battal Gazi Destanı (1937), Fatih Feneri (1949),Kızıl Kadırga (1962) vb.


 

ABDULAZİZ 

azizOsmanlı Padişahlarının otuz ikincisi ve İslam halifelerinin doksan yedincisidir. (1830–1876) Mahmud ll ile Pertevniyal sultan'ın oğludur. Ağabeyi Abdülmecit’in ölümü üzerine 25 Haziran 1861'de tahta çıktı,aynı zamanda halife oldu.

Abdülaziz'in Padişahlık dönemi, ayaklanmalarla uğraşmakla geçti. Karadağ, Sırbistan, Romanya ve Mısır'da ayaklanmalar bir birini izledi.1862 de Karadağlılar yenilgiye uğradılar. Romenler ve Sırplar ise İsteklerini kabul ettirdiler. Abdülaziz Girit'in de özerkliğini kabul etti. Bahreyn Osmanlı devletine bağlandı.1868.

Bu arada Mısır valisi İsmail Paşa, Padişah gibi davranmaya başlamıştı. Valiliğin babadan oğula geçmesi, Hidiv unvanını alması, yabancı devlet adamlarını kendi adına davet etme gibi aşırılıklar taşıyan bu davranışlarına 1869 da son verildi.

Abdülaziz padişahlığın ilk yıllarında  Tanzimat ilkelerini uygulamaya çalıştı. İktidarının ikinci dönemi ise sarayda aşırı lüks, şatafat ve toplumda baskı kurma dönemi oldu. Kendisini eleştirenlere Sürgün ve sansür uygulandı. Bu dönemde Mısır'lı Mustafa Fazıl Paşa'nın çevresinde toplanan yeni Osmanlılar Padişaha karşı muhalefete başladılar. Devlet yönetimi giderek kötüleşiyordu. Osmanlı dış siyaseti Avrupalıların oyuncağı olmuştu. Devlet şurası başkanı Midhat Paşa'nın da katılmasıyla güçlenen muhalefet,30 Mayıs 1876 da Abdülaziz'in tahttan indirilmesine neden oldu. Kendi İsteği üzerine Fer'iye sarayına gönderildiyse de üç gün sonra bileklerini keserek intihar ettiği ileri sürüldü. Aynı iddianın aksi ise Sultan Vahdeddin’in başkâtibi Ali fuad Beğ'in hatıralarında ise Kur'an-ı Kerim okurken bilek damarları kesilerek idam edildiği ve bunun bizzat Ahmet Mithat Paşa ve Serasker Hüseyin Avni Paşa ve arkadaşları tarafından yaptırıldığı iddia edilmektedir.

Abdülaziz döneminde basınla ilgili ilk yasa 1865,Osmanlı uyrukluğunu belirleyen yasa 1869,sınırlardan giriş ve çıkışları düzenleyen yasa 1869 yürürlüğe girdi. Mahkeme düzeni değiştirildi. Çeşitli meslek okulları, Galatasaray Sultanisi, Darüşşafaka onun döneminde açıldı. Çırağan ve Beylerbeyi Sarayı onun zamanında yapıldı. Yeni askeri kıyafet onun devrinde kabul edildi. Posta pulu çıkarıldı. İstanbul'da tramvay işletmeye alındı Galata tüneli yapıldı. Osmanlı Bankası açıldı. Beykoz kasrı ve başka bazı kasırlar onun zamanında yapıldı. İlk deniz yolları işletmesini kuran odur. Donanma güçlendirildi. Abdülaziz döneminin en önemli değişikliği 1865 te eski eyalet düzeninin kaldırılması ve ülkenin 27 vilayete ayrılmasıdır.

Fransa kraliçesi, Avusturya İmparatoru İran Şah'ı İstanbul'a  ziyarette bulundular. Şark demir yolları yapıldı. Tıbbıye-i mülkiye açıldı ve Orman ,Maden mektepleri açıldı.

ABDURRAHİM KARAKOÇ ( 1932-07.06.2012)

1932 yılında Kahramanmaraş'ın Elbistan ilçesine bağlı Ekinözü köyünde doğan Abdürrahim Karakoç, çocukluk çağından itibaren şiire ilgi duymaya başladı.

Elbistan Belediyesi'nde 1958-1985 yılları arasında muhasebeci olarak çalışan ve günümüz aşık tarzı şiirinin büyük ustalarından olan Karakoç'un ilk şiirleri Elbistan'da çıkan Engizek gazetesinde yayınlandı.

Temiz Türkçe ve hece vezniyle aşk, gurbet ve sosyal temalı şiirler kaleme alan Karakoç, ironik yazılarıyla geniş kitlelere hitap etti.

-''Mihriban'' unutulmazlar arasında yazdığı şiirilerden bazıları bestelenerek birçok sanatçı tarafından seslendirilen Karakoç'un bestelenen eserlerinden ''Mihriban'', unutulmaz türküler arasında yerini aldı.

''Yasaklı Rüyalar'', ''Gerdanlık-I-II-III'', ''Parmak İzi'' adlı kitapları bulunan ünlü şairin ''Çobandan Mektuplar'' adlı denemesi de basıldı.

Ünlü şair ve yazar Karakoç'un eserleri şunlar:

Şiirleri: Hasan'a Mektuplar (1965), Hasan'a Mektuplar ve Haberler Bülteni (1967), El Kulakta (1969), Bütün Şiirleri (1973), Vur Emri (1975), Kan Yazısı (1978), Şiirler (1981), Suları Islatamadım (1988), Dosta Doğru (1988), Gökçekimi (1991)

Yazıları: Düşünce Yazıları (1990), Beşinci Mevsim (1990)

Abdurrahim Karakoç, evli ve 3 çocuk babasıydı.

Acaba 

Uyuyan göllere ay ışığında 
Sevginin resmini çizsem kim anlar? 
Tomurcuk ayrılıp, gül açtığında 
Yağmurun saçını çözsem kim anlar?

Bir mekan kaplamış ne varsa nerde 
Kendi ötesini saklar her perde 
Sonsuzluğun sona erdiği yerde 
Huduttan bir kulaç kazsam kim anlar?


Aşk, kömür beyazı; kin, süt karası 
Eklenir yarama her dost yarası 
Et oldum bıçakla kemik arası 
Cellatla ahdimi bozsam kim anlar?

Doğumda yalan var, ölümde gerçek 
Bir şeyler anlatır balık, kuş, çiçek 
Kırık gönülleri toplayıp tek tek 
Toplayıp göğsüme dizsem kim anlar?

Gün geldi zamanı gömdüm kabire 
Dağ oldu aklımın verdiği fire 
Bağlasam telaşı çelik zincire 
Sabrın derisini yüzsem kim anlar?

İçte deprem olur dışın düğümü 
İhlâssız çözülmez işin düğümü 
Aklımdan geçeni, düşündüğümü 
Okusam kim dinler, yazsam kim anlar? 

Gökçekimi(sh.121)

Abdurrahim Karakoç

ABDÜLHAK HAMİT TARHAN 

ABDÜLHAK HAMİT TARHANİstanbul 1852–1937 Şair ve yazar. Köklü bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası elçilik görevleri de yüklenen Hayrullah Efendi idi. Özel hocalar elinde ihtimamla yetiştirildi.12 yaşında iken tercüme odasına girdi. İki yıl sonra elçi babasının  kâtibi niteliğiyle Tahran'a gitti. Babasının ölümü ardından yurda döndü. Memurluk görevini sürdürdü. İlk evliliği "Makber mülhimesi" Fatma Hanımla evlendi. Çeşitli elçilik görevlerine atandı eşini de yanında getirdi. Hastalığı ağırlaşan eşini (verem) geri getirirken Beyrut'ta vali olan ağabeyinin yanına uğradı Fatma Hanım orada öldü, gömüldü. Bu olay şairi çok etkilemiş ve bunu şiirlerinde işleyecektir. Makber, Ölü, Bunlar odur, Hacle Odası, Londra elçiliği başkâtipliğinde bulundu. Edebiyatı bırakma sözü verdiği için görevini sürdürdü ve makamı yükseldi dördüncü evliliğini Belçikalı Lüsyen Hanımla yapınca işine son verildi ve yurda döndü. Ayan üyesi seçildi. Bu meclis ikinci başkanı seçildi. Kurtuluş sonrası kendisine aylık bağlandı.1928 den sonra Milletvekilliği görevi ardından Belediye'nin kendisine ayırdığı Maçka Palas'ta oturdu. Ölümünde törenle Zincirlikuyu mezarlığına gömüldü. Tanzimat edebiyatında şiirimize batı nazım biçimlerini getiren, Makber gibi bir eserde belli bir konuyu bütünlükle işleyeni her iki ölçüyü de kullanarak uyum araştırmaları yapan, değişik konu ve sorunları ele alarak ufku genişleten kişi şüphesiz Abdülhak Hamit'tir. Bunların yanı sıra dilimize deyiş çalışmaları, imge zenginlikleri, söz oyunu ustalıklarını ekleyen de odur. Bu yüzden duygusal hayranlıklar ona "şair-i a'zam" (en büyük şair) demeye kadar varacaktır. Bazı şiir örneklerini koşukla yazdığı oyunları içinde kullanan sanatçı (Duhter-i Hindu, 1875; Nesteren, 1877; Nazife, 1878, Tarık) bağımsız şiir kitaplarında çok değişik konulara yayılır; Sahra(1879), Divaneliklerim yahut Belde(1886), Bir Sefilenin Hasbıhali(1877). Abdülhamit'e verdiği söz gereceği suskunlukla geçireceği dönemden önceki oyunları: Macera-yı Aşk(düzyazıyla, dram 1873), Sabr ü  Sebat(düzyazıyla oyun, 1874, içinde 73 atasözü, Vefik Paşa'nın salık verişiyle), İçli Kız (1875), Duhter-i Hindu (1875), Hesteren (1877), Tarık (1880), Tezer (1880, aruzla dram), Eşber (1880,aruzla tragedya). Gerek dil yanlışı, gerek tiyatro tekniğine aykırı yapıları, yazarının da sahneye konma dileğinin olmayışı yüzünden bu eserlerin hiçbiri yaşayan tiyatronun öğesi değildirler, kitaplıklarda kalırlar.

İkinci Meşrutiyet sonrasındaki eserleri: Zeynep (1908), Baladan Bir Ses (1912, 198 dizelik tek şiir), Garam (1912'de tefrika, kitap basımı 1923, koşukla bir aşk öyküsü), İlhan (1913, 10 perde, düzyazı-koşuk karışık, iki ölçülü), Liberte (duraksız hece ölçüsüyle, koşukla alegorili oyun), Validem (1913, tek şiiri), Turhan (1916, aruzla mesnevi), İlham-ı Vatan (yurtseverlik şiirleri, aruzla, 1916), Mektuplar (2 cilt,1916). Finten (1917, düzyazıyla melodram, arada şiir örnekleri), İbn-i Musa (1917, şiirler), Sardanapal (1919), Yadigâr-ı Harb (1919), Tayflar Geçidi (1919), Ruhlar (1922). Yabancı Dostlar (1924), Arziler (1925), Hakan (1935) vb.

Hamit halktan çok kendi çevresindeki edebiyatçıları etkileyerek yankılı bir sanatçılar kamuoyunun gözünde büyümüştür. Asıl etkisi eserinden çok kişiliğinden, görevlerinden, olanaklarından gelir. Eşine dayalı buluşlarla yaslanmış, bir yazdığını bir daha işleyip düzeltmek gereğini pek duymamıştır. Tanpınar'a göre..  hiçbir zaman çalışmayı kendisine bir iç nizam yapamamış, birçok şeyi birden bulmuş fakat bulduklarını birleştirememiştir.".. "Hamit'te gelişme denen şey, muayyen bir zamandan sonra durur; hatta durmakla da kalmaz, gerisin geriye döndüğü olur.."

ABDÜLKADİR KARAHAN 

ABDÜLKADİR KARAHAN1913 Urfa/Siverek 'te doğdu. Edebiyat tarihçisi ve yazar. İzmir Muallim Mektebi (İlk öğretmen Okulu) Orta Bölümü'nü İzmir Lisesi'ni Yüksek Öğretmen Okulu'nu İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. (1939).Çeşitli Liselerde Edebiyat öğretmenliği yaptı.(1939–1947).Doktorasını vererek (1945) Edebiyat Fakültesi'ne Türk Edebiyatı ve Metinlerini çözümleme Asistanı olarak göreve başladı.(1947).Eski Türk Edebiyatı Doçenti oldu.(1953).27 Mayıs  1960 tan sonra Üniversiteden uzaklaştırılan 147 ler arasındaydı. Sonra Üniversiteye döndü.1963 te Eski Türk Edebiyatı Profesörü oldu. 1971 de Kürsünün başkanlığına getirildi. Bu arada Kahire'de Ayn Şem Üniversite'nde Şark dilleri Kürsüsü' nü yönetti.(1963–1964) 1983 te emekli oldu. Uluslararası kongrelerde 70 e yakın bildiri sunan Karahan'ın İngilizce, Fransızca, Arapça ve Farsça yayınlanmış pek çok makalesi  vardır.

Başlıca yapıtları: Güneşin doğduğu yurt (1943),Fuzuli’nin Mektupları (1948), Fuzuli-Muhiti, Hayatı ve Şahsiyeti (1949),Nabi (1953),Nef'i (1954) İslam-Türk Edebiyatında  Kırk Hadis (1954) Figani ve Divançeşi(1966),Nef'i Divanından seçmeler(1971), Dr. Muhammet İkbal ve ve Eserlerinden Seçmeler (1975),Eski türk Edebiyatı İncelemeleri (1980),Kırk Armağan (1981)

ABDÜLMECİD 

ABDÜLMECİDOtuzbirinci Osmanlı Padişahı. Doksan altıncı İslam Halifesidir.1823–1861 sultan  Mahmut ll ile Bezmi Âlem Valide Sultan 'ın oğludur. Babasının ölümü üzerine tahta çıkmıştır. Sorunlu bir dönemde padişah olmuş, Nizip yenilgisi, firari Ahmet Paşa'nın Osmanlı donanmasını Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa'ya teslimi v.s.

Temelde barışçı bir siyaset ve ekonomik durumu düzeltmeyi amaçlayan bir yönetim şeklini benimsemiş olan Abdülmecit 3 Kasım 1839 da Mustafa Reşit Paşa tarafından okunan Tanzimat Fermanı ile Avrupa Devletleri’nin desteğini sağladı ve onların yardımı ile M. Ali Paşa baskısından kurtuldu.13 Temmuz 1841 Londra Boğazlar Antlaşması’yla da Osmanlı devletinin Boğazlar üzerindeki egemenliğini güvence altına aldı; Fakat Rusların Eflak ve Boğdan 'ı işgal etmeleri üzerine 4 Ekim 1856 da Rusya'ya savaş açtı. Böylece 30 Mart 1856 Paris Antlaşması'yla sona erecek Kırım savaşı başlamış oldu. Osmanlı devleti İngiltere ve Fransa'nın yardımıyla savaşı kazandı. Bu savaştan sonra yayınladığı "Islahat Fermanı "ile Yenileştirme çalışmalarını sürdüren Abdülmecit eğitim, adliye, askerlik ve maliye alanlarında birçok değişiklik yaptı.1839 da Rüştiye okulları darülmaarif (kız lisesi) ve ilk muallim mektebi (öğretmen okulu) açıldı.1843 de sürekli askerlik kaldırılarak, yerine süreli askerlik ve kura yöntemi getirildi.1857 de Maarif umumiye nezareti (Eğitim bakanlığı) kuruldu. İlk ceza yasası hazırlandı. Devletin gelir ve giderleri bir bütçeye bağlandı. Bu dönemin bir özelliği de Osmanlı Devleti'nin ilk kez Avrupa devletlerinden borç almasıdır. Dış  ülkelerden  alınan paranın bir kısmı bayındır işlerine harcandı. Gureba hastanesi, Mecidiye Camii, Dolmabahçe Sarayı yapıldı. İlk olarak kâğıt para çıkarıldı. Galata köprüsü yapıldı. Küçük Mecidiye ve Büyük Mecidiye camilerini yaptırdı. Şirket-i Hayriyye denilen Boğaziçi vapurları işletilmeğe başlandı. Aydın demiryolu yapıldı. Arazi Kanunu çıkarıldı. Belediye teşkilatı kuruldu.

Abdülmecit çeşitli toplulukları eşitlik ilkesi içinde ve Osmanlıcılık düşüncesi içerisinde birleştirmeye çalıştı. Fakat özellikle gayri Müslimlerce uyanan ve batılı devletlerce desteklenen ulusçuluk duyguları böyle bir birliğin kurulmasını imkânsızlaştırıyordu. 1856 ıslahat fermanıyla gayri Müslimlere verilen geniş ayrıcalıklar Müslümanların tepkisine yol açtığı gibi, gayri Müslimlerde askere alınma kararına karşı çıktılar. Osmanlı toplumu yeniden huzursuzluklara sürüklendi Cidde'de (1857),Karadağ'da (1858) olaylar çıktı Avrupa devletleri olayların bir Avrupa komisyonunca denetlenmesini istediler.

Abdülmecit’in tahta çıkışı sevinç uyandırmış fakat içkiye ve kadınlara düşkünlüğü özel eğlenceleri savurganlığı sonunda halkın sevgisini kaybetmişti. Talihi Mustafa Reşit, Mehmet Emin, Ali Fuat Paşa'lar gibi devlet adamlarına rastlamasıydı. Tutucuların tepkisi ile karşılaşmasına rağmen halkın dertlerini birebir dinleyen  ilk padişah olmuştur. Tanzimat'ın uygulanmasında ortaya çıkan aksaklıkları yerinde görmek için yurt gezilerine çıktı.1844 te; İzmit. Mudanya, Bursa Gelibolu, Çanakkale, Limni, Midilli, Sakız'ı ziyaret etti.1846 da Silistre'ye kadar uzanan bir Rumeli gezisine çıktı. Her yıl Meclis'i bir nutukla açması onun parlamentoya verdiği önemi gösterir. Dışardan aldığı borçla bir kısım saray ve köşkler yaptırdı.

Abdülmecit’in gayretleri yurt içinde Barış’ın sağlanmasına yetmedi. Özellikle Hıristiyan halklarına tanınan haklar, Müslümanlar arasında huzursuzluklara neden oldu. Milliyetçilik akımları yaygınlaştı İsyanlar patlak verdi. Abdülmecit Fransa'nın Lübnan sorununa karışarak Beyrut'a asker çıkarmasından kısa bir süre sonra 25 Haziran 1861 hastalanarak öldü. Sultan Selim Camii bahçesine defnedilmiştir. Türbesinin yüksekliğinin , Yavuz Sultan Selim Türbesinin yüksekliğinden aşağı olmasını vasıyyet etmiş ve öyle yapılmıştır.Türbesinde oğulları Burhaneddin Efendi ve Osman safiyuddun Efendi'de vardır.

ÂDEM ALEYHİSSELÂM 

Yeryüzünde yaratılan ilk insan ve ilk peygamber, bütün insanların babası. Allahu telâlanın emri ile melekler çeşitli memleketlerden  topraklar getirdiler. Çeşitli memleketlerden getirilen toprakları melekler su ile çamur yapıp insan şekline koydular. Bu şekilde Mekke ile Tâif arasında kırk yıl yatıp "salsâl" oldu yani pişmiş gibi kurudu. Önce Muhammed aleyhisselâmın nuru alnına kondu. Sonra Muharremin onuncu Cuma günü rûh verildi. Her şeyin ismi ve faydası kendisine bildirildi. Boyu ve yaşı kesin olarak bildirilmedi. Allahu tealânın emri ile bütün melekler Âdem aleyhisselâma karşı secde ettiler. Uzun zaman meleklerin hocalığını yapmış olan İblis, kibirlenip bu emre karşı geldi ve Âdem aleyhisselâma karşı secde etmedi. "O çamurdan yaratıldı, ben ise ateşten yaratıldım. Ondan üstünüm." iddiasında bulundu. İblis (şeytan) kendini üstün görüp, kibirlenerek Allahu tealânın emrine uymayınca gadab-ı İslâhiye’ye uğradı ve Cennet'ten kovuldu. Âdem aleyhi selam kırk yaşındayken Firdevs adındaki Cennet'e götürüldü. Cennet'te bulunduğu sırada veya daha önce Mekke dışında uyurken sol kaburga kemiğinden hazret-i Havva yaratıldı. Allahuteala onları birbirine nikâh etti. Cennet'te yerleşmelerini ve Cennet'in meyvelerinden dilediklerini yemelerini bildirdi. Fakat Cennet'te bulunan bir ağaç için, "Bu ağaca yaklaşmayın, bu ağaçtan yemeyin."  buyurdu. Âdem aleyhi selam ve Havva validemiz, Cennet'te bin yıl kadar yaşayıp, İblisin yalan yeminine inanarak yasak edilen ağacın meyvesinden unutarak önce hazret-i Havva, sonra Âdem aleyhi selam yedikleri için Cennet'ten çıkarıldılar. Âdem aleyhisselâm Hindistan'da Seylan (Serendib) Adasına, Havva ise Cidde'ye indirildi. Birbirlerinden ikiyüz sene müddetle ayrı kalan Âdem aleyhisselâm ve hazret-i Havva bu müddet içinde ağlayıp yalvardıktan sonra tövbe ve duaları kabul oldu. Hacca gelmeleri emrolundu.

Arafat Ovasında hazret-i Havva ile buluştu. Kâbe'yi inşa etti. Her sene hac yaptı. Arafat Meydanında veya başka meydanda kıyamete kadar gelecek çocukları belinden zerreler hâlinde çıkarıldı. "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye soruldu. Hepsi; "Belâ=Evet!" dediler. Sonra hepsi zerreler hâline gelip beline girdiler. Buna "Ahd-ü-Misak" ve "Kâlû Belâ" denildi. Âdem aleyhisselâm ve hazret-i Havva daha sonra Şam’a geldiler. Burada yirmi defa ikiz evlâdı oldu. Bir defa da yalnız Şît aleyhisselâm oldu. Neslinden kırk bin kişiyi gördü. Oğullarına ve torunlarına peygamber olarak gönderildi. Cebrail aleyhisselâm kendisine oniki defa geldi. Kendisine on suhuf (forma) kitap verildi. Bu kitapta; iman edilecek hususlar, çeşitli diller ve lügatler, her gün bir vakit namaz kılmak, gusül boy abdesti almak, oruç tutmak, leş, kan, domuz eti yememek, tıb, ilaçlar, hesab, geometri gibi şeyler bildirildi. Ayrıca fizik, kimya,tıb,eczacılık, matematik bilgileri öğretildi. İbranî, Süryanî ve Arab dillerinde kerpiç üstüne çok yazı yazıldı.

İlk insanlar, bazı tarihçilerin zannettiği gibi ilimsiz, fensiz, görgüsüz, çıplak ve vahşî kimseler değildi. Bugün Asya, Afrika çöllerinde ve Amerika ormanlarında tunç devrindekilere benziyen vahşîler yaşadığı gibi, ilk insanlarda da bilgisiz basit yaşayanlar vardı. Bundan dolayı ne bugünkü, ne de ilk insanların hepsi için vahşîdir denilemez. Hazret-i Âdem ve ona inananlar şehirlerde yaşarlardı. Okuma-yazma bilirlerdi. Demircilik, dokumacılık, çiftçilik, ekmek yapmak gibi sanatları vardı. Altın üzerine para dahi basılmış, maden ocakları işletilip, çeşitli aletler yapılmıştı.


Âdem aleyhisselâmın hiç sakalı yoktu. İlk sakalı çıkan Şit aleyhisselâmdır. Hazret-i Âdem çok güzeldi. Siyah saçlı ve buğday tenliydi. Onbir gün hasta yatıp, bir Cuma günü vefat etti. Âdem aleyhisselâm vefat edince, Cebrail aleyhisselâm bir gömlek giydirdi. Şit aleyhisselâma yıkamayı öğretti. Yıkayıp kefenlediler. Hâdis-i şerifte buyruldu ki: "Âdem aleyhisselâm vefat edince, melekler üç defa su ile yıkadılar. Onu defnettiler." Sonra çocuklarına dönerek; "Ey âdemoğulları! Ölülerinize böyle yapınız dediler." Şit aleyhisselâm imam olup cenaze namazını kıldırdı. Âdem aleyhisselâmın kabri; Kudüs’te, Minâ’da, Mescid-i Hîf'te veya Arafat’tadır. Hayatını bildiren rivayetler birbirinden farklıdır.

Hazret-i Âdem, Allah’a ilk hamd ve ilk tövbe edendir. Seçilmişlerin ilki, yeryüzünde Allahu tealânın ilk halifesidir. Birçok mucizeleri vardır. Bunlardan birkaçı şöyledir:

Yırtıcı,vahşi hayvanlarla konuşurdu.Susuz dağ ve taşlara elini vurunca,pınarlar fışkırır,temiz sular akardı.Eline aldığı ufak taşlar,yüksek sesle Allahu teâlâyı zikrederdi. 


 

ADNAN MENDERES 

ADNAN MENDERESAydın 1899- İmralı Adası 1961 hükümet ve siyaset adamı. İzmirli Katipzadelerden İbrahim Ethem Bey ile Aydın'ın toprak sahibi ailesi Hacıpaşazadelerden Tevfika hanım'ın oğludur. İlk ve orta öğrenimini İzmir İttihat ve terakki Mektebi ile Kızılçullu Amerikan Kolejinde tamamladı. l. Dünya savaşı sırasında yedek subay olarak İzmir'de görevlendirildi. İzmir’in işgalinden sonra Aydın'dan iki arkadaşı  ile Ayyıldız çetesini kurdu. Ardından Söke’de Piyade alayı emir subayı, Sandıklı Süvari Bölüğü Subayı olarak Kurtuluş savaşına katıldı.

Siyasal yaşama 1930 da Kurulan Serbest Cumhuriyet Firması’yla başladı. Partinin Aydın İl örgütünü kurarak başkanlığını  yaptı. Partinin kapatılması üzerine CHP ye girdi.1931 seçimlerinde Aydın'dan milletvekili seçildi. Aynı dönemde Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.1945 e kadar komisyon raportörlüğü ve parti müfettişliği yaptı.1945 de Saraçoğlu hükümetinin getirdiği toprak reformuna karşı çıktı. Mecliste tasarıyı eleştiren ve dikkatleri üzerine çeken konuşmadan sonra partisinden istifa etti.7 Haziran 1945 de Celal Bayar, Fuad Köprülü, Refik Koraltan'la birlikte Dörtlü Takrir'i imzaladı. Siyasal hak ve serbestliğin anayasanın elverdiği ölçüde kullanılmasının istendiği bu önerge, CHP grubunda geri çevrildi. Menderes bu sefer basın yoluyla tasarısını savunmaya başladı 25 Eylül 1945 te partinin i durumunu bozmak için partide kaldıkları gerekçesiyle Fuad Köprülü ile birlikte CHP den atıldı.7 Aralık 1945 te kurulan DP nin kurucuları arasında yer aldı. DP nin 62 milletvekili çıkardığı 1946 seçimlerinde Kütahya milletvekili seçildi.14 Mayıs  1950 seçimlerinde DP seçimi kazandı ve Menderes Başbakan oldu.27 Mayıs 1960 a kadar beş kez aralıksız bu görevi sürdürdü. Başbakanlığı döneminde Ülke iç ve dış siyasetinde önemli gelişmeler sağlandı. Tarımın makineleşmesi ve sağlanan krediler tarımsal üretimin artmasını sağladı. Kırsal kesimin yaşamında nispeten bir iyileşme sağlandı.Ulaşım ağının gelişmesi kapalı toplumsal yapıların ulusal pazarla bütünleşme sürecini hızlandırdı.Yol Liman Baraj v.b. inşaatları alt yapıda önemli değişmelere yol açtı.Yapılan bütün bu harcamalara yeterli öz kaynak bulunamayınca borçlanma yoluna gidildi.Bu durum ülkenin dışa bağımlılığını artırdı.

Dış ilişkilerde özellikle ABD ile yakınlaşma siyaseti güdüldü.20 Temmuz 1950 de Kore’ye asker gönderildi.18 Ocak 1952 de Türkiye NATO’ya girdi. 24 Şubat 1955 te Bağdat Paktı'nın kurucuları arasında yer aldı.Kıbrıs’la ilgili olarak 11 Şubat 1959 da Zürich,19 Şubat 1959 da Londra antlaşmaları imzalandı.Bağımsızlık savaşı veren Cezayir'e karşı Fransızların yanında yer alması NATO ve CENTO çerçevesinde ABD ile yapılan ikili antlaşmalar bu dönemin önemli özellikleridir.

Muhalefette iken savunduğu özgürlükçü tutumdan iktidara gelince yavaş yavaş uzaklaşıldı. TSP ve MP kapatıldı. Halkevleri kapatılarak malvarlığı hazineye devredildi. Öğretim üyelerinin etkin görev almasını önleyen yasa 141–142.maddeler CHP nin mallarının hazineye devri gibi yasalar DP döneminde çıktı veya değiştirildi. Bu tutum özellikle aydın çevrelerin önemli tepkisine neden oldu.1955 den sonra dış borç ve enflasyon yavaş yavaş hissedilmeye muhalefetin güçlenmesi DP içinde bazı rahatsızlıkları ortaya çıkması ardından bir grup Milletvekilinin partiden istifa etmesi ve yeni parti kurması gelişen olaylar oldu.29 Kasım 1955 te DP grubunda Menderes'in istifası istendi.1957 seçimlerinde oy kaybetmesine rağmen yine de seçimleri kazandı. Gelişen olaylar parti içinde menderes'e karşı soğukluğu artırırken Menderes te baskısını artırmaya ve basın yoluyla işlenen suçların ceza kapsamını genişletti. Bu arada Londra'ya giderken geçirdiği uçak kazasına rağmen kurtuldu.18 Nisan 1960 ta CHP ve bir kısım basının ülkeyi ihtilale götürdüğü iddialarını araştırmakla görevli Meclis araştırma komisyonunu kuruldu.27 Mayıs 1960 da çıkarılan yasayla komisyona gazete, parti kapatma ve tutuklama girişimlerinde bulunma yetkisi verildi. Ankara ve İstanbul'da başlayan gösteriler üzerine hükümet sıkıyönetim ilan etti.27 Mayıs 1960 ta silahlı kuvvetler yönetime el koydu. Eskişehir’de bulunan Menderes tutuklanarak Ankara'ya getirildi.Daha sonra öteki tutuklularla birlikte Yassı Ada’ya gönderildi. MBK oluşturulan Yüksek Adalet Divanı'nca  çeşitli suçlardan yargılandı. Anayasayı ihlal suçundan ölüm cezasına çarptırıldı. MBK onaylanarak 17 Eylül 1961 de İmralı'da infaz edildi.

AGÂH EFENDİ 

AGÂH EFENDİTürk gazeteci.(İstanbul 1832-Atina 1885) Yozgatlı Çobanzade ailesindendir. Galatasaray Tıbbiye Mektebi’nde gördüğü öğrenimini yarıda bırakarak Babıâli tercüme odasına girdi (1849).Elçilik kâtibi olarak Paris’te bulundu (1852–1854).dönüşünden  sonra Rumeli ordusu çevirmenliği başta olmak üzere çeşitli görevler aldı. İbrahim Şinasi Efendi ile birlikte Türkiye'nin ilk özel gazetesi Tercüman-ı Ahval gazetesini kurdu (1860).Şinasi altı ay sonra ayrılınca, gazeteyi tek başına çıkardı. Postahane-i Amire nazırlığı (1861) yaptı. Vapur işletmeleri, Ereğli Kömür İdaresi ,Divan-ı Muhasebatta görev aldı. Nazırlığı sırasında Türkiye'de ilk kez posta pulu kullanımını başlattı(1862).Genç Osmanlılar Cemiyeti'nin kuruluşunda görev alarak siyasal yenileşme hareketlerine katıldı.Cemiyet üyelerinin tutuklanması ile birlikte  o da görevinden uzaklaştırıldı. Paris'e kaçtı. Gazetesi kapandı(1867).Brüksel'e oradan da Londra'ya geçti.Tercüman-ı Ahval’in harf kalıplarını  ve baskı ustasını Londra'ya getirterek Hürriyet Gazetesi'nin yayımlanmasında etkin rol oynadı ancak siyasal etkinliklere katılmadı . 1884 te bağışlanarak "bala" rütbesiyle Rodos, sonra da Midilli mutasarrıflığına atandı. Atina elçiliğine getirilmesinden bir ay sonra öldü. Türk gazeteciliğinin kurucu ve öncülerinden sayılır.

AGOP  DİLAÇAR 

AGOP  DİLAÇARDilci bilimci. İstanbul 1985-Ankara 1979)Robert Kolejini bitirdikten sonra yedek subay olarak l.Dünya savaşına katıldı. Robert Koleji'nde öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. Atatürk’ün isteğiyle Türk dil Kurumu uzmanlığına getirildi. İ.Üniversitesi Yabancı Diller Okulu'nda çalıştı. Soyadını Atatürk verdi.(1935)1936 dan sonra on beş yıl süreyle Ankara DTCF'de dilbilim konusunda öğretim görevlisi olarak çalıştı. Türk Ansiklopedisi’nde  danışmanlık ve baş redaktörlük yaptı. Dil konusundaki dikkatli ve ilginç yazıları düzenle en çok Türk Dili dergisi'nde çıktı.

Başlıca eserleri: Azeri Türkçesi (1950) ,Batı Türkçesi(1953) Devlet dili olarak Türkçe (1962),Wilhelm Thomson ve Orkun Yazıtlarının çözülüşü (1963),Türk Diline Genel bir bakış(1964),Dil, Diller ve Dilcilik (1968),Türkiye de dil Özleşmesi-Language Reform in Turkey (1969),Kutadgu Bilig İncelemesi(1972)

AHİ EVRAN 

Türk sufi ve Türk debbağlar loncası piri (XlV. yy) Adı, kaynaklarda Mahmut Seyit Nimetullah Ahi Evren ya da Nasirettin Pir-i Piran  Ahi Evren olarak geçer. Yaşamı efsaneleşen bu Türk sufisiyle en eski bilgiye Gülşehri 'nin onun kerametlerini anlattığı  Keramet-ı Ahi Evren adlı yapıtında rastlanır.(1317 den önce)Murat ll döneminde  (1421–1444) yazılan Vilayetname-i  Hacı Bektaş_ı veli adlı yapıtta ise, Ahi Evren Hacı Bektaş-ı Veli'nin bir dostu olarak görülür.676 H./1277 tarihinde yazıldığı öne sürülen bir vakfiyede ise adı eş Şeyh Nasirettin Pir-i Piran olarak geçer. Ancak Vakfiyede 1402 de ölen Hamit Veli'nin adının da bulunması 676/h.1277 tarihinin doğru olmadığını, vakfiyenin hiç olmazsa 1402 den sonra yazıldığını gösterir. Ahi Evren ile ilgili efsaneler bu kaynaklar dışında Ali'nin Künh ül ahbar ve Evliya Çelebi'nin seyahatname ve Yahya bin Halil el Burgazi'nin Fütuvvetnamesi'nde yer alır. Mezarının Trabzon (Boztepe) Konya, Kırşehir, Niğde ve Bursa'da olduğu öne sürüldüyse de günümüze kadar yalnızca Kırşehir'deki türbesi varlığını koruyabildi.

Fütuvvetnamelerde adı Mahmut olarak geçen ve Hz. Peygamber’in amcası Abbas'ın oğlu olduğu öne sürülen  Ahi Evren'in Türk Debbağlarının piri olarak soyağacı, dünyadaki bütün debbağların piri sayılan Zeyd-i Hindi ya da Hallac-ı Mansur'a kadar çıkar.

Ahilik; kasabalara ve köylere kadar yayılan, en küçük örgütünden en büyüğüne kadar, millî birlik ve beraberliği, karşılıklı saygı ve sevgiyi, sosyal dayanışma ve yardımı temel ilkeler sayar. El birliği, gönül birliği ve kardeşlik havası içinde, din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı, köklü, sağlam, düzenli ve millî bir toplum kurmayı amaç bilen, tarikat niteliğinde bir kuruluştur. Bu kuruluşa fütüvvet adı veriliyordu. Kendilerine özgü töreleri ve zaviye adıyla tanınan dernekleri vardı. Üyeleri daha çok meslek sahibi esnaftan kişilerdi. Küçük sanatların gelişip yayılmasında, sanat erbabının geleneksel kurallara göre yetiştirilmesinde ve ekonomik hayatını düzenlenmesinde bu birliğin büyük faydaları görülüyordu.

Fütüvvet ve ahiliğin tarihi eski olmakla birlikte, Anadolu'da ahiliğin kurulmasında Ahi Evran'ın öncülük ettiği söyleniyor ve Ahi Evran bu örgütün piri sayılıyordu.

Ahi Evran’ın asıl adı Şeyh Mahmud Nasurıddin’dir. Orta Asya’nın Türk bölgesi olan Horasan'dan Anadolu'ya göçmüş, XIII. yüzyılın ortalarında Konya'ya gelip yerleşmişti.

Hacı Bektaş-ı Veli hakkındaki deyişleri bir araya toplayan Velâyetname adlı esere göre, Konya'da bir süre oturan Ahi Evran, daha sonra Kayseri' ye gelmişti. Burada dericilik mesleğine girmiş, deri atölyelerinde çalışan bir işçi olmuştu. Deri terbiye etmenin, ham deriyi, türlü emek ve uğraşılardan sonra, olgun, kullanılır duruma getirmenin, onun. kokusuna dayanmanın, insanı eğitmek, onu olgunlaştırmak kadar güç olduğunu bildiğinden bu mesleği seçmişti.

Ahi Evran, çilesini tamamladıktan ve manevî gücünü de ispat ettikten sonra, Kırşehir'e gelmiş, ahilik örgütünü burada kurmuştu.

Ahi Evran, insan nefsinin bir ejder gücünde olduğuna, nefsini yenen kişinin, dünya hırslarından, kinlerinden, maddi isteklerinden arınacağına inanmıştı. İşte bu inanca bağlı olarak, Ahi Evran'ın nefis denen benlik yılanını içinden söküp atarak bir kamçı gibi elinde taşıdığı söylenmiş, kendisine yılanlı ahi anlamına gelen Ahi Evran denilmişti.

Ahilik, tasavvufî inançlar içinde, halka “eline, beline ve diline sahip olma” ilkesini, yani hırsızlık ve haramdan uzak durmayı, namuslu olmayı, sır saklamayı, kötü söz söylememeyi telkin etmiştir. İnsanlar arasında ahlâkî prensipleri yaymıştır. İyiye, doğruya ve güzele dönük, kardeşçe yaşama ilkeleriyle Osmanlı Devletinin sosyal ve ekonomik düzenini, ilk esnaf örgütünü kurmuş, devletin yardımcısı olmuştur.

Ahi Evran'ın kaç yıl yaşadığı bilinmemekle birlikte, XIV. yüzyılın başlarında Kırşehir'de öldüğü sanılmaktadır. Ahi Evran'ın hayatı, Hacı Bektaş-ı Veli’de olduğu gibi, yüzyıllardan beri söylenegelen çeşitli efsanelerle süslendiğinden, gerçek yaşantısı unutulmuştur. Ancak onun Kırşehir'deki türbesi, çağlar içinde Ahi Ocağı olarak yaşamış ve ziyaret edilmiştir. Ahi Evran adına, Ankara'da bir cami yaptırılmıştır. Camiin Selçuklu devri ağaç oyma işlemeli kapı ve pencereleri, bugün İstanbul'da, Amca Hüseyin Paşa Medresesinde saklanmaktadır.

AHMED-I
Osmanlı padişahı (Manisa 1590-İstanbul 1617). Mehmed lll'ün Handan Sultan'dan olan oğlu Babasının ölümüyle tahta çıktı ( 1603–1617 ).

Padişah olduğu sırada Osmanlı Devleti Avusturya ve İran ile savaşıyordu. İçeride ise Celali ayaklanmaları vardı. Çocuk yaşta başa geçtiği halde başarılı bir padişah oldu. Murat lll ve Mehmet lll dönemlerinde devlet yönetimlerine olumsuz etkileri olan büyükannesi Safiye Sultan'ı saraydan uzaklaştırdı. Doğu cephesinde Cigalazade Sinan Paşa'yı Batı cephesine Sadrazam Malkoç Ali Yavuz Paşa'yı serdar atadı. Kışı Karabağ'da geçirmek isteyen Sinan  Paşa, ordu ileri gelenlerinin zorlamasıyla, askerini dağıtarak Van'da konakladı. Bundan yararlanan Şah Abbas  l Van'a saldırınca Erzurum'a çekilmek zorunda kaldı. Daha sonra Selmas'ta İran kuvvetleri karşısında bozguna uğradı.(1605) Yavuz Ali Paşa ,Belgrat’ta ölünce sadrazamlığa  atanan Lala Mehmet Paşa Peşte,Vaç, kalelerini (1604) ele geçirdi.1595 te kaybedilen Estergon'u geri aldı.(1605) Uyvar Weszprim, polata kaleleri Türkler ‘in eline geçti. Doğu serdarlığın atanan Lala Mehmet Paşa bu görevine başlamadan İstanbul'da öldü. Yerine Derviş Mehmet Paşa getirildi. Batı cephesi Serdar'ı Kuyucu Murat Paşa Avusturya ile Zitvatorok antlaşmasını yaptı.( 1606 ) yılında da Zitvatoruk Antlaşması ile Avusturya savaşına son verdi. Dönemin ünlü sadrazamı Kuyucu Murat Paşa'yı sadrazamlığa getirerek, Anadolu'yu karıştıran Celali ayaklanmalarını bastırdı. Daha sonra İran seferine gönderdiği Kuyucu Murat Paşa ölünce, Nasuh Paşa İranlılar la 1611 yılında barış antlaşması yaptı. Ahmet I zamanında, Murat Reis ve Kaptanıderya Halil Paşa Akdeniz'de Osmanlı donanmasına başarılar kazandırdılar. 1617 yılında İran'a yeniden savaş açıldığı sırada, Ahmed I uzun süren bir mide hastalığına yakalanarak hastalanıp öldü. Hüküm sürdüğü dönemde güçlü bir devlet yönetimi kurmuş. Ayaklanmaları şiddet kullanarak bastırdı. Sadrazamları Derviş Mehmet ve Nasuh Paşaları idam ettirmekten çekinmedi. Dindardı Selim ll nin kaldırdığı içki yasağını yeniden koydu.

Ahmed-I dindar, hayırsever bir padişahtı. İstanbul'da ünlü Sultanahmet Camii'ni yaptırdı. Medine'deki kutsal yerleri tamir ettirdi. Savaşlara katılmadı. Edirne ve İstanbul'daki saraylarda zamanını av eğlenceleri ve şiir yazıp, tasavvufla uğraşarak geçirdi. Ahmed Han ve Bahtî takma adıyla yazdığı şiirleri daha sonra bir Divan'da toplandı.

Padişahlığı sırasında yaptığı en önemli değişiklik saltanatın babadan oğula kalması kuralını kaldırmasıdır. Bu yenilikle, hanedanın en yaşlı üyesi tahta geçiyordu. Böylece Bayezid-l ile başlayan ve Fatih Sultan Mehmed ile kanunlaşarak o güne kadar süregelen kardeş öldürme geleneği son buluyordu.

Ayasofya karşısında Mimar Mehmet Ağa'ya yaptırdığı altı minareli Cami (Sultanahmet  Camisi) ile çevresindeki semt onun adını taşır.


 

AHMET HAMDİ TANPINAR 

AHMET HAMDİ TANPINAR(1901–1962) Şair ve yazar. İstanbul'da önce Baytar Mektebi’ne, sonra da Edebiyat Fakültesi'ne devam etti. Burada Yahya Kemal'in öğrencisi oldu. İlk şiirleri 1921 de Dergâh dergisinde yayımlandı.1923 de fakülteyi bitirdikten sonra çeşitli illerde Lise Edebiyat öğretmenliği  yaptı.1930–1932 yıllarında Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü'nde 1933 de Güzel Sanatlar Akademisi’nde edebiyat, sanat Tarihi, estetik ve mitoloji dersleri verdi.1939 da  İÜ Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü Profesörlüğüne getirildi.1942 de CHP den Maraş Milletvekili seçildi.1946 da Mili Eğitim Bakanlığı müfettişliği yaptı.1948 de yeniden Edebiyat Fakültesi’ndeki görevine döndü. Doğu ve Batı kültürünü ustaca birleştirebilen bir şair ve yazarımızdır. Yetişmesinde Yahya Kemal'in etkisi büyüktür. Şiirlerinde Sembolistlerinki  gibi şekil imaj ve ses endişesi görülür. Gerek şiirlerinde, gerekse romanlarında tarih, zaman çevre ve insan münasebeti, psikolojik tahliller, rüyalar ve medeniyet problemi önemli yer tutar. Şiirleri :Bütün Şiirleri (1976),hikâyeleri; Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1944),Yaz Yağmuru (1955),Romanları huzur (1949),,Saatleri Ayarlama Enstitüsü(1962),Sahnenin Dışındakiler (1973),Mahur Beste (1975) ,Denemeler-Makaleler, Monografi :Beş Şehir (1946)Yahya Kemal (1962),Edebiyat ,üzerin Makaleler (1969),Yaşadığım Gibi (1970),Mektuplarını Zeynep Kerman derleyip yayımladı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mektupları (1974)

AHMET CEVDET PAŞA 

 AHMET CEVDET PAŞATürk devlet adamı. Tarihçi, hukukçu (Lofça 1822 ya da 1823- İstanbul 1895) İlköğrenimini Lofça da yapmış.1839 da medrese eğitimi için İstanbul'a geldi. Öğrenciliği sırasında devam ettiği Murat Molla tekkesinde Farsça öğrendi. Öğreniminde devlet adamları ve edebiyatçıları ile tanışma fırsatı buldu. İcazet aldıktan sonra Şeyhülislam tarafından Mustafa Reşit Paşa'ya tavsiye edilmesi  yaşamında dönüm noktası oldu. siyasetle ilgilenme fırsatı buldu.1850 de Maarif meclisi üyeliği ve erkek öğretmen okulu müdürlüğüne atandı. Bursa’ya yaptığı bir gezide Fuat Paşa ile birlikte Kavaid-i Osmaniye adıyla ilk Osmanlı gramerini yazdı. Boğaziçi halkı için bir vapur şirketi kurulmasına ilişkin projeleri hazırladı. Encümen- Danış’ın kurulmasında önemli rol oynadı. Üyesi olduğu bu kurulun kararı üzerine 1774–1826 arası Osmanlı tarihinin yazımını ve İbni Haldun'un Mukaddime ‘sinin çevirisini üstlendi. Fuat Paşa ile Mısır'a gitti dönüşünde tarihinin üç cildini Abdülmecit'e sunması üzerine vakanüvis lige getirildi.1856 da İslam Hukuku muamelatına ilişkin Metn-i Metin komisyonuna atandı ve hukuk çalışmalarına başladı.1857 de "Meclisi alii tanzimat" üyesi seçildi. Ceza kanunnamesinin tamamlanmasına çalıştı. Arazii seniye komisyonu başkanı olarak Arazi Kanunnamesini hazırladı. Meclisi valeyi ahkâmı adliye üyeliğine getirildi.(1861).Aynı yıl olağanüstü komiser sıfatıyla İşkodra’ya, daha sonra da Bosna Hersek müfettişi olarak Bosna'ya gönderildi. Bu bölgenin iç işlerini düzenlemekteki başarısı onun Derviş Paşa ile Kozan ıslahatıyla görevlendirilmesini sağladı. Vakanüvis'likten ve ilmiye mesleğinden ayrılarak vezirlik rütbesiyle Halep Valiliğiyle görevlendirildi. İstanbul’a çağrılarak yeni kurulan Divanı ahkâmı adliye reisliğine getirildi.(1868).Mahkemelerin ıslahı ve yeni kuruluşların (nizamiye mahkemeleri) düzenlenmesi bu dönemde ele alındığı gibi onun başkanlığında kurulan bir bilim kurulu Hanefi fıkhına göre hazırlanmış  Mecelle'nin dört kitabını yayımladı.

Şeyhülislam’la anlaşamaması ardından görevden alınarak Bursa valiliğine gönderildi. Ancak onun dışında hazırlanan Mecellenin 5.ve 6.cildi şiddetli eleştiriler alınca Şurayı Devlet Tanzimat dairesi başkanlığıyla birlikte yeniden Mecelle cemiyeti başkanlığına yeniden getirildi.(1871).Onun gözetiminde Mecellenin 6.kitabı yeniden yazılıp diğer bölümleri de tamamlanılmaya çalışıldı. Maarif Nazırlığına atandı. Bu görevdeyken sıbyan okulları ıslahı, rüştiye ve idadilerde okutulacak derslerin düzenli bir programa bağlanması ve bu derslere ilişkin kitapların hazırlanması gibi önemli çalışmalarda bulundu. Daha sonra Devlet Şurası Başkanlığına (1874) Yanya Valiliği (1874) Yeniden Maarif Nazırlığı(1875) görevlerini üstlendi.

Sadrazam Mahmut Nedim paşa ile anlaşmazlığa düştü. Suriye Valiliğine atandıysa da daha bu göreve başlamadan Mahmut Nedim paşa düşünce üçüncü kez Maarif Nazırlığına getirildi. Yeni Padişah Abdülhamit ll, Paşa’yı yeniden Adliye Nazırlığına atadı. Kanuni Esasi'nin hazırlanması çalışmalarına katıldı. Ethem Paşa başkanlığındaki hükümette dâhiliye nazırı olarak görev aldı.1877–1878 Türk- Rus Savaşı’na karşı olduğundan önce evkaf nazırlığına alındı(1877) sonra da Suriye valisi atanarak 1878 İstanbul'dan uzaklaştırıldı. Kısa bir süre ticaret nazırlığı yaptıktan sonra yeniden adliye nazırlığına getirildi. Bu görev sırasında İmparatorluk adliyesine tam bir biçim vermeyi başardı. İlk hukuk mektebini açtı. Ahmet Vefik Paşa'nın Başvekil olması üzerine adliye nazırlığı görevinden ayrıldı.(1882).Birkaç yıllık ayrılıktan sonra beşinci kez adliye nazırı oldu.(1886).Bu dönemde Padişahın özel encümenlerine maliye komisyonlarına ve Girit sorunuyla ilgili siyasal görüşmelere katılarak birçok alanda büyük etkinlik gösterdi. Ancak sadrazamlığa getirilen Kamil  Paşa ile anlaşmazlığa düştüğü için bir kez daha bu görevden ayrıldı. Abdülhamit tarafından Meclisi Aliye üyeliğine getirildi.1890 ve yaşamının son yıllarını daha çok bilimsel çalışmalara verdi. Kısa bir rahatsızlığın ardından Bebek'teki evinde öldü.(1895).

Tanzimat'ın en önemli devlet adamlarından biri olan Cevdet paşa batıcılara karşı geleneğin temsilcisiydi. Sıkı sıkıya bağlı olduğu geleneğin özünde aynı kalması için bazı şeylerin değişmesi gerektiğini anlamıştı. Tanzimat Batıcılığı ile geleneği bağdaştırmaya çalıştı. Muhafazakâr ve reformculuğu savundu.

Siyasette hiçbir zaman birinci sınıf olamadı. M.Reşit Paşa için güvenilir ve yetenekli bir yardımcıydı. Abdülaziz döneminde denge unsuru oldu. Abdülhamit döneminde ise Padişah2ın sadık bir bendesiydi. Kanuni Esasi ve onun savunucusu olan Mithat Paşa’ya sonuna kadar karşı çıktı. Mithat Paşa’nın yargılanması ve tutuklanmasında  etkisi gözlerden kaçmadı.

Metn-i Metin Komisyonu’nda çalışırken hukuksal sorunlarla ilgilenmeye başlayan Cevdet Paşa bu alandaki asıl ününü büyük ölçüde kendi eseri olan Mecelle ile yaptı. Medeni hukuk alanındaki boşluğun Fransız medeni Kanunu’nun çevrilerek doldurulmasını savunan batıcılara karşı olduğu kadar, bu alanın ulemanın elinde başıboş bırakılmasına da karşıydı. Medeni Hukuk'un İslam hukukundan çıkarılması gerektiğini savundu ve kabul ettirdi. Başkanlığındaki Mecelle Heyeti 1868–1876 arasında Mecellenin onaltı kitabını hazırladı. Encümen-i Danış’ın görevlendirilmesi üzerine başlayan tarih çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü.1774–1826 arası Osmanlı İmparatorluğu'nu konu aldığı tarihi (Tarih-i Cevdet) Osmanlı tarihçiliğinin en önemli eserlerinden ve en büyük başarılarından  biridir. İmparatorluğun dayandığı kurumların bir çözümlemesini yaparak Osmanlı toplumunu batılılaşmaya getiren nedenler üzerinde durur. Vakanüvisliği dönemindeki tanıklıklarına dayanan Tezakir döneminin siyasal ve toplumsal tarihi için önemli bir kaynak olduğu gibi yazarın gözlem yeteneğini de yansıtır. Abdülhamit'in isteği üzerine yazdığı Maruzat'ta 1839–1876 yılları olaylarını değerlendiren Cevdet Paşa ayrıca Kısas-ı enbiya  ve Tevarih-i hulefa adlı birde İslam Tarihi yazdı.

Cevdet Paşa edebiyat alanındaki çalışmalarına şiirle başladı. Sade bir dille yazdığı şiirlerini Divançe ‘sinde topladı. Dil alanında en önemli çalışması olan Kava id-i Osmaniye Bilimsel nitelikteki ilk Osmanlı Grameridir. Bu yapıtta Osmanlıcayı oluşturan üç dilin kurallarını özetler. Türkçenin bir bilim dili olabilmesi için yeni kavramları karşılaması gerektiğini gösterir. Halk diline yakın, açık yalın bir dili savunur. Bu kitabın sadeleştirilmiş biçimi olan  Kavaid-i Türkiye (1873) uzun yıllar ders kitabı olarak okutuldu. Yazarın Belagat-ı Osmaniye adlı eseri edebiyat kurallarını kapsar. Bu yapıtta hece veznini Türkçeye en uygun vezin olduğu ileri sürülür. Hazırladığı tarihi kitapları onun samimiyetini anlatımdaki yalınlığını gösterir. Ayrıca Mecelle’deki i anlatım onun usta bir kalemden çıktığını belli eder.

AHMET HİKMET    MÜFTÜOĞLU 

AHMET HİKMET    MÜFTÜOĞLUİstanbul 1870- ay. y.1927 Yazar. Galatasaray lisesini bitirdi.(1888)Dışişlerinden görev almayı döneminin eğitim anlayışı çerçevesinde yeterli saydı. Konsolos Kâtipliklerinde bulundu. Konsolosluklar yaptı. Peşte Konsolosu oldu.(1912–1918).Bakanlığının müsteşarlığına kadar yükseldi. Edebiyata Servetifünun dergisindeki ilk öyküleriyle katıldı. Herhangi bir dil bilincinden uzak sorumsuzluğuyla özenli ve karışık bir anlatımla yazdı. İkinci Meşrutiyet sonrasında oluşan Milli Edebiyat Akımına katılmayı gerekli gördükten sonra (Türk Dern AHMET YESEVİ  eği, Türk Yurdu,1911 Sonrası) konularını gerçek yaşamdan Türk tarihinden alan yalın dili ürünleriyle belli bir cephede yer aldı. Yeterince atanmadığı edebiyat alanında birkaç eserle yetindi. Bunlar: Haristan ve Gülistan, Öyküler, Çağlayanlar, Gönül Hanım.

AHMET YESEVİ 

AHMET YESEVİYüzyılda yaşamış olan ünlü Tarikat öncüsü, tasavvuf şairimizdir.(Türkistan, Çimkent, Sayram?—Yesi 1166 )İbrahim adlı bir  şeyhin oğludur.7 Yaşındayken babasının ölümü üzerine ablası Gevher  Şehnaz ile Yesi'ye gitti. Halk arasında, Horasan Erenleri'nin piri olarak bilinir. Ailesi, doğum tarihi, doğum yeri, öğrenimi üzerine hiçbir kesin belge ve bilgi yoktur. Türkistan’ın Sayram kasabasında doğmuştur. İlk tahsilini Yesi’de yapmıştır. Daha sonra Buhara’ya gitmiştir. Burada Hemedanlı  Şeyh Yusuf’un  (1049–1140) öğretisini benimsemiş, tasavvuf bilgisini geliştirmiş; temiz İslam inancıyla, arı, duru, anlaşılır şiirler yazmıştır. Halkı aydınlatarak, Anadolu'nun Türk İslam yurdu olmasında büyük bir rol oynamıştır. Malazgirt zaferinin manevi havasını hazırlamıştır. Genel ve yaygın inanış Buhara'da bulunduğu zamanın bilgin ve mutasavvıflarından Yusuf Hemedani'nin çevresinde yetiştiği, onun halifelerinden biri olarak Yesi'ye yerleştiği görüş ve inançlarını Yeseviye diye tanınan tarikatının ilkelerini yaymaya çalıştığı Peygamberin ölüm yaşı olan 63'ünden sonra çileye çekildiği yolundadır. Mezarına Timur'un yaptırdığı türbe  kutsal bir ziyaret yeri olarak bilinir.

Yesi de türbesi ve adına kurulmuş  hankah , Timur tarafından görkemli bir yapı haline getirildi. Burası orta Asya ve Volga Terkleri’nin Özbek Kazakları'nın kutsal ziyaret yeri oldu.

Yaşadığı dönemde ünü ,Siriderya yöresinde ,Taşkent ve Dolaylarında ,Seyhun ötesindeki bozkırlarda hızla yayılmıştı.Halifeleri arasında Hâkim Süleyman Ata da (öl.1186) yer alıyordu.Anadolu'da geniş kitleler halinde yandaşlar kazandı.Tarikat uluları,düşün ve yazın adamları onun soyundan geldiklerini ileri sürdüler.Evliya Çelebi bunlardan biriydi.Sünni Nakşibendî tarikatına bağlı olanlar kadar Babai, Hayderi,Bektaşi gelenekleri de kendilerini onunla ilişkili sayıyorlardı.

Benimsediği tasavvuf öğretisini göçebe Türk toplulukları arasında yayan halk edebiyatı geleneğine dayanan,hece vezniyle yazılmış ortak  Ortaasya Türkçeci özelliklerini taşıyan şiirlerinden hangilerinin kesinlikle ona ait olduğu bilinmemektedir.Hikmet diye adlandırılan bu şiirlere türlü dönemlerde Yesevi dervişlerince Ahmet Yesevi'nin görüşlerini ve anlatım özeliklerini sürdüren yeni örnekler katıldığı kabul edilmektedir.En eski yazmaları ancak XVll.yy.a ait olan Divan-ı Hikmet'te dervişliğin erdemleri ,dinsel ahlaksal sonuçlara bağlanan İslam menkıbeleri Peygamberler ve tasavvuf adamalarıyla ilgili öykücüler ,dünyadan yakınmayı dile getiren ,kıyamet günlerinin yaklaştığını hatırlatarak müminleri Tanrı yoluna çağıran ,Lirizmden oldukça uzak ve öğretici yanları ağır basan ürünler yer alır.

Temiz bir Türkçe ile kaleme aldığı tasavvuf şiirlerini “Divan-ı Hikmet” adlı kitabında toplamıştır.Bu kitap asırlar boyu,beğenilerek okunmuştur.Şairimiz miladi 1166 yılında Yesi’de ölmüştür.

AHMET MİTHAT 

AHMET MİTHAT1844–1912 Romancı öğrenimini Niş Rüştiyesi'nde tamamladı (1863),Rusçuk Mektubi Kalemi'ne girdi. Memurluğu sırasında Fransızca öğrendi. Tuna gazetesine yazılar yazdı. Mithat Paşa'ca korundu. Tuna'ya başyazar oldu. Bağdat'a gitti. Orada Hace-i Evvel Kıssadan Hisse kitaplarını yazdı. İstanbul'a döndü. Evinde kurduğu gazete ile gazeteciliğe başladı. Rodos'a sürüldü.İlk roman ve oyunlarını burada yazdı. Abdülaziz tahttan indirilince  İstanbul'a döndü. Takvim-i Vakayı gazetesi ve matbaa-i Amire (Devlet Matbaası) müdürü oldu.(1877) Tercüman-ı Hakikat gazetesini çıkardı. Çeşitli memurluklar yaptı.1908 den sonra Tarül fünun da felsefe ve tarih dersleri okuttu. Tanzimat döneminin en tanımış yazarı oldu. Halk eğitimi konularında yapıtlar, edebiyatın konularını geliştiren öykü ve romanlar yazdı. Yapıtları çevrileri ile yaklaşık ikiyüz civarındadır.

Başlıca eserleri: Hasan Mellah (Roman 1874/1875),Felatun bey ile rakım Efendi(1875),Paris'te bir Türk(1876), Henüz 17 yaşında(1880),Dürdane Hanım (1881/1882) Hayret (1884),Papazdaki Esrar(1890),Hayat ve Hakikat (1891),Jontürk (1908)

AHMET MUHTAR PAŞA 

AHMET MUHTAR PAŞAKomutan devlet adamı. Bursa 30 Ekim/1 Kasım 1839 İstanbul/Fener yolu 21 Ocak 1918 Katırcıoğullarından Hacı Halil Ethem Efendi'nin oğludur.6 yaşındayken babası öldüğünden dedesi İpekçiler kethüdası Hacı İbrahim Ethem Ağa'nın yanında yetişti. Bursa Askeri İdadisi'nden sonra Harbiye'yi ve birincilikle Erkan-ı Harbiye yi bitirdi. İlk görevine Serdar'ı Ekrem   Ömer Paşa'nın yanında Kurmay Yüzbaşı olarak başladı. Karadağ savaşlarından küçük bir birlikle Ostrak geçidi'ni alarak üstün düşmana karşı bu geçidi savundu ve ilk yarısını aldı. Bir süre Harbiye de öğretmenlik yaptı. Binbaşı olunca 1864 Fırka-i İslâhiye nin Erkan-ı Harbiye sine atanarak Kozan yöresine gitti. Kaymakamken Şehzade Yusuf İzzettin Efendi 'nin hocalığına getirildi. Şehzadeyle birlikte sultan Abdül Aziz'in Avrupa gezisine katıldı.1867 Karadağ sınırında toprak değişimiyle görevli kurulda komiser olarak Hersek ve İşkodra'ya gitti. Miralay olunca 1869 bu görevine ek olarak Dar-ı Şüra -yı Askeri üyeliği verildi. Mirliva rütbesi ile Emir Muhammet bin Aziz'in Yemen ayaklanmasını bastırmak için gönderilen orduya öncü atandı. Buradaki başarılarından sonra Ferikliğe atandı ve müşirliğe yükselerek vilayet yapılan Yemen'e Vali ve Kumandan olarak atandı. Vilayette süren ayaklanmaları bastırdı. Yönetim örgütünü kurdu. Devlet egemenliğini sağladı. Vilayet merkezi yaptığı Sana'da askeri koğuşlar, ambarlar, cephanelikler, baruthane ve okullar yaptırdı. Şumnu İkinci ordu müşavirliğinden  1873 sonra Erzurum'a Vali ve dördüncü ordu komutanı atandı. Eylül 1874.Erzurum daki bu birinci görevi kısa sürdü. İstanbul’da Yusuf İzettin komutasındaki Hassa ordusu Kurmay başkanlığına atanarak Bosna -Hersek genel komutanlığıyla görevlendirildi. Hersek’te başlayıp Balkanlar'a yayılma eğilimi gösteren ayaklanmaları bastırdı. Bu arada başlayan Sırbistan savaşı'nda Karadağ Prensi Nikola'ya  karşı başarılarından dolayı Padişah ça altın kılıçla ödüllendirildi. Karadağ cephesi dönüşü dördüncü ordu Müşirliğine atandı. Bu sırada başlayan 1877–78 Osmanlı Rus savaşı konusunda Padişaha ayrıntılı bir plan sundu. Karadeniz’in donanmayla birlikte sürekli taranmasını istedi.26 Mart 1877 de Erzurum'a ikinci kez gitti. Kars cephesinde Ardahan'la Doğu Beyazıt'ın Rusların eline geçmesi üzerine Ünlü Erzurum savunmasının hazırlıklarına girişti. Kentin tahkimini güçlendirdi. Zivin’de savunma hattını kurdu. Rus ordusuna üst üste darbeler vurdu Yenilen Ruslar Günre yakınında   Yeniköy'e kadar çekilmek zorunda kaldılar. Ahmet Muhtar Paşa savunma hattını Kars'tan Ani'ye kadar uzattı. Zaman zaman düşmana hücum ederek zaman zaman düşman hücumlarını kırarak üstün Rus ordusuna karşı savunmayı sürdürdü. Gedikler 25 ağustos 1877 ve yahniler 24 Ekim 1877 Hacı Veli savaşlarında düşman kuvvetlerini bozguna uğrattı. Fakat İstanbul'dan istediği yardımı alamayan A.Muhtar Paşa Kars'ı ele geçiren üstün Rus kuvvetlerinin saldırısı karşısında Erzurum'a çekilmek zorunda kaldı. Erzurum’a iki koldan saldıran Rus birliklerini  Tabya Savaşı'nda püskürttü. Bir karşı saldırıyla düşman ordusunu Erzurum önünden Deve Boynu'na kadar uzaklaştırdı. Yeni destekler ve taze güçlerle Erzurum'a ikinci kez saldıran Rus ordusuna karşı girişilen sokak savaşlarına kadın ve çocuklarda katıldı. mahallelerde birçok Rus askeri öldürüldü. Fakat kendi kuvvetleri eriyen ve hiçbir yardım alamayan A.Muhtar Paşa Erzurum'u bırakıp Bayburt'a çekilmeye karar verdi. Kararı İstanbul'ca hoş karşılanmadı. Kış boyu savunmayı sürdürdüyse de Van yöresinde başlayan çete savaşları Anadolu ordusunun önemini azalttığı için A.Muhtar Paşa İstanbul'a çağrıldı. Erzurum’u savunmasından sonra Gazi unvanıyla anılan A.Muhtar Paşa Balkanlar'ı aşan Ruslara karşı Çatalca'da bir savunma hattı kurmakla görevlendirildi. Terkos’tan Büyük Çekmece'ye uzanan hattın Başkomutanı olarak savunma düzenini kurdu.

Edirne'de silah bırakışması imzalanmasından sonra savunma hattını B.Köy'e kadar çekti ve Rusların Rami Kışlası'na yerleşmesi’ne izin vermedi. Ayestefanos barış görüşmelerine başlayınca Muhtar Paşa komutanlık görevinden alınarak Erkan-i Harbiye Başkanlığı'na getirildi. Yerine G.Osman Paşa atandı. Sonraları Tophanei Amire yöneticiliği, Girit isyanını bastırmak, Berlin anlaşması uyarınca kurulan Türk Yunan sınır komisyonunda Başkomiserlik üçüncü ordu müfettişliği ve Manastır valiliği yüksek askeri teftiş komisyonu başkan vekilliği Mısır olağanüstü komiserliği gibi görevlerde bulundu. ll. Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'a döndü. Yeni kurulan Meclis-i Mebusan-ı harbiye ve Meclis-i Mebusan üyeliklerine seçildi. Bir yıl sonra da Müşir rütbesi ile emekliye ayrıldı. 1909. Yeni Padişah Mehmet Reşat'ın yanından ayrılmayan A.Muhtar Paşa çok istediği sadrazamlık yerine Padişah'ın tahta çıkması nedeniyle geleneksel kutlamaları iletmek üzere İngiltere ,Fransa ve İtalya'ya temsilci göndermekle yetinmek zorunda kaldı.İtalyanların Trablusgarb'a çıkması üzerine sadrazam olduysa da 22 Temmuz 1912 İttihat-ı Terakki’nin karşı çıkması nedeniyle bir eylem yapamadan ayrıldı.29 Ekim 1912 ölümüne kadar  siyasal saygınlığını yitirmiş olarak yaşadı.

  1. Muhtar paşa iyi bir asker olması yanısıra gökbilim ve Matematiğe de özel hevesi vardı. Üç arkadaşıyla Simkeşhane de bu günkü halkeğitimi kurslarına benzer çalışmalar yapmış halka okuma yazma öğretmişti.

Başlıca eserleri İlk baskısı Mısır'da yapılan zaman ve saatlerle ilgili Riyaz'ul Muhtar Mir'atü'l Mihat  ve'l Edvar; Doğu ülkelerinde kullanılan tarihlerle ilgili bazı sorunlar ve güneş takviminin temelleri konusundaki Islahü't -takvim; takvim ve Osmanlılarda tarih sorunlarını konu edinen Takvim-i sal; İkinci basımı Sene-i Maliyenin Hicri sene ile İstibdaline Dair; El Basite; Sarair-i Kuran; Sergüzeşt-i Hayatımın cild-i Sanisi Muharebesi.


 

 

AHMET MUHİP DRANAS 

AHMET MUHİP DRANAS(1909–1980) Şair,yazar.Ankara Erkek Lisesi'ni bitirdi.Ankara hukuk,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde okudu.Yüksek öğrenim yıllarında Ankara ve İstanbul'da çeşitli işlerde çalıştı.Daha sonra Ankara'da CHP Genel Merkezi'nde Halk Evleri kültür ve sanat yayınlarını yönetti.Çocuk Esirgeme Kurumu Yayın müdürü,Kurum Başkanı İş Bankası yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı.İlk şiiri 1926 da Mili Mecmua'da basıldı.Daha sonrada Servet-i Fünun ,görüş,Varlık, Çığır,Ağaç, gündüz,Oluş,yücel dergilerinde şiirleri yayınlandı.Dranas BaudelaireVerlaine semboliz- minden yola çıkarak kendine çözgü bir şiir kurmuştur.Şiirindeki anlatım yeni ,imgeler zengin,ses ve biçim kusursuzdur.Şiirleri ölümünden sonra bir kitapta toplanmıştır.

Tiyatro alanında da eserler veren yazar 1946 da gölgeli,1948 de O böyle istemezdi,1977 de Çıkmaz adlı oyunları sahneledi.

Başlıca eserleri: O böyle istemezdi,(1949).Şiirler (1974)Gölgeler ve Çıkmaz (Oyunlar) (1978)

AHMET NAKŞÎ 

Türk Minyatür sanatçısı, astrolog, şair (İstanbul XVl.yy.sonu-? XVll yy.başı) yaşamına ilişkin bilgiler Âşık Çelebi'nin tezkiresindedir. Ahırkapı semtinden olan sanatçı, Ahmet l döneminde (1603–1617) Süleyman iye Camisi'nin muvakkitliğini de yapmıştır. Taşköprülüzade’nin Osman ll ye sunduğu Şakaik-i Numaniye adlı çevresindeki minyatürleri, XVll. yy.Osmanlı sanatının önemli örnekleridir. Topkapı Sarayı müzesi kütüphanesinde bulunan bu yapıtta, sanatçının bu metindeki betimlemelere dayanarak çizdiği, din adamlarının ve bilginlerin düşsel portreleri vardır.

AHMET RASİM 

AHMET RASİMBabasız büyüdü, mahalle mektebinden geçtiği Darüşşafaka'da orta öğretimini bitirerek (1883) posta idaresinde memurluğa başladı, kısa bir süre sonra gazeteciliği seçerek Ahmet Mithat Efendi'nin Tercuman-ı Hakikat'ında başladığı (1884) yazarlığını ölümüne kadar çeşitli gazetelerde sürdürdü, hemen bütün dergilerde yazılar yayımladı, 1927–1932 döneminde İstanbul milletvekili olarak Meclis'te bulundu, Geçimini kaleminin ürünlerinden sağlayan bir gazeteci olarak Ahmet Rasim  hemen her türde eserler verdi. Öyküler, romanlar, inceleme ve araştırmalar yazdıysa da en çok günlük yaşam izlenimlerini ince dikkatlerle saptayan anı ve fıkralarıyla dikkati çekti. Bu tutumuyla özellikle söyleşi ve anılarında ömür dönemlerini başlıca özellikler ve ayrıntılı betimlemelerle canlandırarak usta bir tanıklığı yapmış oldu. Çevirileri, bilim ve tarih eserleri, birer büyük öykü yapısındaki tefrika romanları, Ahmet Mithat etkisindeki popüler gazetecilik emeğinin  yan ürünleri sayılır.

İlk gençlik şiirlerinde Edebiyat-ı cedide etkisi görülen şair, Fecr-i ati döneminde (1909 dan sonra) bu etkiden kurtulmuşsa da o dönemde yazdığı şiirler dil bakımından yine Edebiyat-ı cedide şiirlerinin özelliklerini taşıdı; bunlardan yabancı sözcükler ve yabancı dil kurallarına fazlaca yer verdi. Birinci dünya savaşından sonraki şiirleriniyse , "Yeni lisan" akımının etkisiyle sade bir dille yazdı.

Kendinden sonra yetişen kuşakların şairlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas ve Cahit Sıtkı Tarancı üzerinde etkisi görüldü.

Neşir alanında sohbetler, fıkralar, mensur şiirler ve birtakım gezi notları yazdı. Bunlar anlam bakımından açık yazılar olmakla birlikte şiirleri gibi mecazlarla yüklüydü.

Fecr-i ati döneminde ağır bir dille yazmış olduğu şiirlerini Göl saatleri (1921) adlı bir kitapta, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra sadece dille yazdığı şiirleriniyse Piyale (1926) adlı bir kitapta topladı; ölümünden sonra bu iki yapıt ve bunlara girmemiş olan son şiirleri bir araya getirilerek Ahmet Haşim'in şiirleri (1938) adıyla yayımlandı.

Akşam ve İkdam gibi gazetelerde yer alan sohbet ve köşe yazılarını Gurebahane-i Laklakan (Leylekler Hasta hanesi) (1928),bize Göre (1928) adlı kitapta topladı. Hastalık tedavisi için gittiği  Frankfurt gezisi ile ilgili gezi notlarını (Frankfurt Seyahatnamesi) (1933) adlı bir kitapta yayımladı.

Onun asıl başarısını kişisel yaşamının dikkatlerinden alan anı, fıkra ve söyleşilerinde buluruz. Bu türlerdeki başlıca eserleri; Gecelerim (1894), Şehir Mektupları (4cilt, 1910–1911, 1.cildin yeni basımı Ahmet Kabaklı'ca 1971), İki Hatırat Üç Şahsiyet (1916; yeni basımı İbrahim Olgun'ca yapıldı, 1976), Eşkâl-i Zaman(1918, yeni basım  Orhan Şaik Gökyay 'ca 1969,Fuhş-i Atik (2cilt)Hamamcı ülfet adıyla Server İskit’çe, Gülüp ağladıklarım1926 Ahmet Sevinç'çe yalınlaştırılarak 1979  falaka 1927 Muharrir Bu  Ya, Ramazan sohbetleri.

AHMET VEFİK PAŞA 

ahmet vefik paşaTürk devlet adamı, yazar (İstanbul 1823- ay. y.1891)Mühendishanede öğretmenlik, Divan-ı Hümayun'da çevirmenlik, yapan Bulgarzade Yahya Efendi'nin torunu; Paris Elçiliği işgüderi, Ruhettin Efendi'nin oğludur. Mühendishane’i Berri Hümayun'da başlayan öğrenimini babasıyla birlikte gittiği Paris'te Saint Louis Lisesi'nde sürdürdü.(1834–1837) Meslek yaşamı Babıâli Tercüme odası’nda  başladı (1837).Dışişleri hizmetinde  çalıştı; Londra da elçilik kâtibi (1840–1842),Tahran (1851–1855) ve Paris'te (1861–1862) büyükelçi olarak bulundu. Dışişleri hizmetinde çeşitli tarihler de Sırbistan, memleketeyn,(Eflak Boğdan ) .İran Irak sınırının denetlenmesi, Macaristan göçmenleri gibi sorunları eşle almakla görevlendirildi. Zaman  zaman Meclisi valayı ahkâmı adliyede (1855,1858,1861,1863) görev aldı. Edirne (1877),Bursa (1879–1881) valiliklerinde, Deavi nezaretinde (1857) Evkaf-ı Hümayun nezareti'nde (1861),İki kez Maarif Nezareti'nde (1878) bulundu sadaret müsteşarı oldu(1872),iki kez Başbakanlık (içişleri Bakanlığı da üzerinde olarak (1878) üç gün süreyle 1882 yaptı. Birinci meşrutiyetin ilanı üzerine toplanan ve kısa süre sonra kapatılan Mebusan Meclisi'nin başkanıydı(1878)Haksızlığa sert tepki gösteren kişiliği, sabırsız davranışları, atandığı görevlerden sık sık alınmasına yol açıyordu. Yaşamının son dönemide bu nitelikleri yüzünden resmi görevden uzak geçti. Asıl önemli etkinliği tarih, dil, tiyatro alanlarında görüldü. Darülfünunda tarih felsefesi okuttu. Fezleke-i tarih-i Osmanî (1869) adlı kitabı uzun süre okullarda okutuldu. Ebulgazi Bahadır Han 'ın Şecere-i Türk'ünü Çağatay Lehçesinden Osmanlı Türkçesi'ne çevirerek yayımladı.(1864),Lehçe-i Osmanî (1876) adlı sözlüğü, Anadolu Türkçesi'ni konu edinen zengin bir derlemedir. Bu yapıtında Oğuzlar, Selçuklular ve Osmanlıların hakkında ileri sürdüğü görüşleriyle XX. yy. başında gelişecek Türk Ulusçuluğunun  öncülerinden sayılır.

Batı kültürünü küçük yaşta tanımaya başlamış, bu kültürün kaynaklarından olan bazı klasik yapıtlarından olan bazı klasik yapıtları Türkçeye çevrilmişti: Victor Hugo 'dan Hernani, Voltaire’den hikâye-i hikemiye-i Mikromega (1872),Fenelon'dan Telemak (1822),Lesage'dan Gil Blas Santillani'nin sergüzeşti (1887) .Ancak asıl büyük başarısı Moliere'dan yaptığı çevrilerdedir. Bursa Valiliği sırasında yaptırdığı tiyatroda Tomas Fasulyeci'yan topluluğunun bu çevrileri sahnelemesine önayak oldu.

Moliere çevrilerinden bazıları düzyazıyladır. İnfial-i aşk, Don civani, dudukuşları, Bazıları duraksız10 heceli vezinledir. Tartüf, Adamcıl, Okumuş Kadınlar, Kocalar Mektebi, Kadınlar Mektebi, Savruk, Yaratıcı bir ustalıkla yerli yaşama uyarlayarak çevirdikleri ise şudur; Zor nikâhı, Tabib-i Aşk, Zoraki Tabbi, Dekbazlık, Merakî, Konuları canlandırılan aile ilişkileri bakımından müslüman Türk toplumuyla bağdaşmayacak bazı güldürüleri de Osmanlı azınlıklarından oyun kişileri çevresinde uyarladı. Azarya, Yorgaki Dandini, bütün bu eserler halkın konuştuğu Türkçeden kaynaklanan yerli sahne dilinin oluşmasın katkıda bulunmasıyla, uyarlamalarda ise XlX. yy Osmanlı toplum yaşamını canlandırmasıyla büyük bir değer taşır.

AKÇAKOCA 

Osman Gazi'nin silah arkadaşlarından olan Akçakoca’nın, babası Abdülmelik bin Abdülfettah'dır. Ailesi muhtemelen Anadolu Selçukluları döneminde uç bölgelere yerleştirilmiş bir Türkmen boyuna mensuptur. Akçakoca'nın da Aşiret beyi olduğu ve Ertugrul Gazi'ye bağlı bulunduğu sanılmaktadır. Osman Gazi tarafından, Orhan Gazi'nin emrinde Konuralp, Abdurrahman Gazi ve Köse Mihal gibi meşhur beylerle Sakarya ve İzmit yöresine akınlar yapmakla görevlendirildi. Bu bölgedeki bazı kaleleri ele geçiren Akçakoca, Sapanca gölünün batı tarafındaki bir hisarı kendine karargâh yapmış ve İzmit yöresine akınlar düzenlemiştir.

1326 yılında Kandıra ve civarını zaptetti. Ayrıca Konuralp ve Abdurrahman Gazi ile birlikte Kartal civarındaki Aydos'u, ardından da Samandıra hisarını fethetti. Samandıra bölgesi kendisine mülk olarak verildi.

Birkaç yıl daha İzmit-Üsküdar arasındaki yerlere akınlarda bulunan Akçakoca, İzmit’in fethinden önce, 1328 yılında Kandıra yakınlarındaki bir tepede öldü ve buraya gömüldü. Ölümünden sonra, adamları Karamürsel'in etrafında toplandı. Uç beyliği yaptığı bölge ise önemi dolayısıyla Sehzade Murad'a (Sultan Murad Hüdavendigar) verildi.

Fetihlerde bulunduğu İzmit ve çevreşine, sonradan Koca-ili denildi. Ayrıca bugün Bolu iline bağlı Akçakoca ilçesi de onun adını taşır. Hacı Ilyas adında bir oğlu vardır. Torunu Fazlullah da önce kadı, sonra vezir olarak Osmanlı Devleti'nde önemli görevlerde bulundu.

AKŞEMSETTİN (Akşeyh) 

Osmanlı bilgini, hekim ve şeyhi (Şam 1389-Göynük 1459). Fatih döneminin saygın adıdır. Asıl adı Mehmet İbni Hamza'dır. Kökü Hz. Ebubekir'e uzanan Şeyh Şehabettin Şühreverdi'nin soyundandır. Öğrenimini tamamladıktan sonra müderris oldu (Osmancık ve Göynük); tasavvufa yöneldi. Hacı Bayram-ı Veli yoluna girdi ve onun halifesi oldu. Öte yandan tıp ve eczacılık dallarında çalışmalarıyla Lokman-ı Sani (ikinci Lokman) sanını kazandı. Hacı Bayram'ın öğüdüyle II.Murat, oğlu Mehmet'e (Fatih) hoca olarak onu Göynükten saraya getirtti. Fatih'in eğitiminde çok etkili olan Akşemsettin, öğrencisinin padişahlığında da yanından ayrılmadı. İstanbul'un alınışında padişahı yönlendirmede, askeri güçlendirmede büyük etken oldu. Daha önce Arap ordularıyla İstanbul'u kuşatıp burada ölen Eba Eyyüp el Ensari'nin mezarını da bir düş yardımıyla buluyor.(Bugünkü Eyüp sultan)  İstanbul alındıktan sonra Akşemseddin kendi isteğiyle Göynük'e döndü. Bayramiye tarikatını yaymayı ve eserlerini yazmayı sürdürdü. Gelişinin ikinci yılında oğlunu yerine postnişin bırakarak Göynük'te öldü. Oraya gömüldü. Ardında yedi oğul bıraktı.

Eserlerinden Risale-un Nuriyye, Arapça Bayramiye tarikatı  ve tasavvuf görüşlerini savunur. Def-i Metain ya da Hall-i Müşkilat, tasavvuf konularında eski mutasavvıfların görüşlerini açıklar. Risale-i zikrullah, Makamat-ı evliya. Risale-i Şer-i Akval-i Hacı Bayram Veli, Tehis-i def-i Metain adlı eserleri Enisi'nin Menakıbnamesi'nde geçmekte isede henüz herhangi bir nüshaları   ele geçmiş değildir. Elde Fatih'e yazdığı iki de mektubu vardır.

ALBERT EİNSTAİN 

ALBERT EİNSTAİNAlman asıllı Amerikalı fizik bilgini.(Ulm 1879-Princeton 1955) yılları arasında yaşayan ünlü bilgin. Yahudi asıllı bir ailenin çocuğu olarak Almanya'da dünyaya geldi


Üç yaşına kadar hiç konuşmayan ve bu yüzden ailesi tarafından anormal olabileceği düşünülen Einstein küçük yaşta keman ve Piyano dersleri aldı. İlkokula giderken aynı zamanda dini eğitim görüyordu.12 yaşında amcasından cebir ve geometri dersleri almaya başladı. Ailesi İtalya'ya göç edince bir süre yatılı okuduysa da bu eğitime devam edemedi. Münih Lisesi'nde pek parlak olmayan bir orta öğrenimden sonra 1896 da Zürich’te Politeknik okulu'na devam etti. Burada da devamsız bir öğrenci oldu. Akademik bir başarı kazanamadı.18 yaşında en büyük bilginlerin ve Ernst Mach'ın yapıtlarını okudu. İsviçre vatandaşlığına geçti ve 1902 de Bern federal patent dairesinde  iş buldu. Bu basit görevin sağladığı imkânlarla boş zamanlarında düzenli olarak bilimsel gazete ve dergileri okudu ve çağdaş fizikte baş gösteren sorunlar üzerine düşündü.1905 ta Alman Bilim dergisi Annalen der Physık'te 5 inceleme yayımladı

4 Kasım 1914 Berlin Bilimler akademisi'ne sunduğu "Genel görecelilik kuramı"geniş ilgiyle karşılandı. Küçük yaşlarından beri matematik çalışmaları yapan Einstain Zürih’te, çalışmalarının ağırlığını fizik alanına kaydırdı. Genç yaşta, bir süreden beri bilmece olan foto elektrik olayını çözdü ve bu olay atom fiziğine yeni ufuklar açtı. Zürih’te Prag'da ve Berlin'de profesör olarak görev yapan Einstain, 1921 de Nobel ödülünü aldı. Atom bombasının babası olarak kabul edilen Einstain, barışsever bir insandı. Nagasaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombaları onu son derece rahatsız etmiş ve ölümüne kadar bilimsel gelişmelerin barışçı amaçlar dışına da kullanılmaması için çaba harcamıştır.

Einstein hiçbir zaman bilimsel araştırmacıların oluşturduğu toplumsal grubun gerçek bir üyesi olmadı ve hiçbir zaman bir fildişi kuleye çekilmedi. İsrail devletinin verdiği, Sovyetler Birliği Nazizme karşı savaş ya da Nükleer silah yapımı gibi çağının büyük sorunlarına ilişkin olarak kamuoyu karşısında tutum almayı ödev bildi.1939 da Roosevelt'e yollanan ve zincirleme tepkimeler üzerine bir araştırma programı hazırlanmasını isteyen mektubu imzalamasına rağmen Los Alamos'ta bombanın hazırlanmasına katılmadı.1945 te nükleer silahın gerçekleştirilebileceği belli olduğunda bunu kullanmaması için  Roosevelt'e yeniden bir mektup daha yazdı. Mayıs  1946 da "Atom bilginleri uyanıklık komitesi" başkanı du.1955 te ölümüne kadar nükleer silahların kullanılmasına karşı çıktı.

ALEXANDER GRAHAM BELL

ALEXANDER GRAHAM BELLABD li mucit ve sanayici.1847–9223 Mart 1847 de İskoçya'nın Edimburg kentinde dünyaya geldi. Liseyi 14 yaşında bitirdi. Bir süre müzik öğreniminden sonra bir sağırlar alfabesi geliştiren babasının yanında çalışmaya başladı. Londra’da University College'de anatomi ve fizyoloji eğitimi gördü. Ailesi 1870 de Kanada'ya yerleşince Bell 1871 de ABD ye giderek Boston'da sağırlara konuşmayı öğretmeyi amaçlayan bir okul açtı.Bir yıl sonra usta bir tamirci olan Thomas Watson'la tanıştı.1873–1876 yılları arasında,Watson'ın yardımıyla değişik bir telgraf aygıtı ve telefon üzerinde çalışmaya başladı.

2 Mayıs 1875 te kurduğu basit bir telefon düzeniyle bir müzik notasını iletmeyi başardı. Çalışmalarını altı ay daha sürdürerek bulduğu telefon aygıtını geliştirdi.7 Mart 1876 da telefon buluşunun patentini aldı. Bu buluş kısa sürede yüzyılın en değerli buluşlarından biri haline geldi. Bell bunun üzerine Bell telefon Kumpanyası’nı kurdu. İlk ticari telefon santralini Connecticut Eyaleti'nde hizmete soktu.

1880 de Fransa tarafından verilen votka Ödülü’nün parasıyla kurduğu laboratuarlarda, gramofonu geliştirdi. Bunun yanı sıra odyometre, fotofon gibi aygıtların yapımını sağladı. Ulusal coğrafya derneğinin yöneticiliğini de yapan 1896–1904 Graham Bell, dünyanın en ünlü dergilerinden "tha national Geographic Magazine"in yayımını gerçekleştirdi.1915   te New York'u  San Francisco’ya bağlayan dünyanın ilk uzun mesafeli telefon hattını açtı. Yaşamının sonuna kadar araştırma yapan, yeni buluşların peşinde koşan Bell,1922  yılında öldü.


 

 

ALEMDAR MUSTAFA PAŞA

 ALEMDAR MUSTAFA PAŞARusçuk ayanı Sadrazam. Hotin 1765-İstanbul 16 Kasım 1808. Yeniçeri Hacı Hasan Ağa'nın oğludur. İlköğrenimini Rusçuk'ta gördü.İstanbul'a gelip Yeniçeri ocağına girdi.

Osmanlı -Rus, Osmanlı-Avusturya savaşlarına katıldı.1787 Rusçuk'a döndükten sonra Tirsinikoğlu İsmail Ağa'nın hizmetinde göze girip ağanın haznedarlığına ve askeri birliklerinin bayraktarlığına yükseldi. Rusçuk'u kuşatıp inatçı saldırılardan vazgeçmeyen Pazvandoğlu'na karşı kazandığı zaferler nedeniyle Hassa Hasekiliği Hassa silahşoru, ........Tirsinikli ölünce de  Alemdar Rusçuk'a gelip yönetime el koydu. Hükümetçe Rusçuk Ayanlığı'na atandı. Yılıkoğlu ayaklanmasında Silistre'yi   ele geçirdi. Rus saldırılarına karşı Sağlam savunma önlemleri aldı. İsmail Kalesi’ni Ruslardan geri aldı. Avrupa'daki özgürlük hareketleri ile cephelerde Rus askeri hareketlerini düzenli olarak İstanbul'a bildirdi. Kendi askerleriyle Rus ordusunu yenip Tuna gerisinde üstünlük kurduktan sonra vezir rütbesi ve Tuna Seraskerliği ile Siliste Valiliğine atandı.

İstanbul da ayaklanma sonucu öldürülen lll. Selim’in yerine taht'a ll. Mahmut’u çıkardı. Sekban-ı Cedit adıyla düzenli asker ocağını kurdular. Zamanla padişah'ı Alemdar aleyhine ikna ettiler. Bir süre sonra Alemdar Babıâli baskınıyla karşılaştı. Ayaklanmacılar Babıâli’yi kuşatıp çevreyi ateşe vermiş dışarı çıkan Sekbanları öldürmüş yanında birkaç adamıyla tek başına kalan alemdar beklediği yardımda gelmeyince mahzendeki barut fıçılarını ateşleyerek saldırganların bir bölümü ile kendiside öldü. Uzun aramalardan sonra bulunan cesedi At meydanına getirilip bir ağaca asıldı üç gün bekletildikten sonra Yedikule'ye getirilip bir kuyuya atıldı. Kemikleri 19 yıl sonra çıkarılıp yakın bir yere gömüldü. Öğrenimi olmayan Uzak görüşlü, Yiğit, cesur bir devlet adamıydı.

Alemdar Vakası:

Yeniçeri ayaklanması 15 (Ekim 1808) Olağanüstü şartlarda sadrazamlığa getirilen alemdar Mustafa Paşa'nın devleti düzene sokma çabaları, pek çok kişi ve kesim tarafından tepkiyle karşılandı. Alemdar’ın tahta çıkardığı Mahmut ll imzalamak zorunda kaldığı senedi ittifak ve Rusçuk yaranının artan nüfuzu nedeniyle Alemdar'dan hoşnut değildi. Ulema, azalan saygınlığından yakınırken Yeniçerilerde  Sekbanı cedit’in kuruluşunu kuşkuyla karşılamakta ve Alemdar'ın ocağı düzene sokmak girişimlerine tepki göstermektedir. Askerlikle ilgileri kalmadığı halde ocak defterine kayıtlı Yeniçerilerin ocaktan çıkarılması esame satışının yasaklanması, Yeniçeri subaylarına sağlanan gedik, gibi birtakım çıkarların engellenmesi üzerinde ocaklıların Alemdar' a düşmanlıkları arttı. Fatih camiinde vaaz vermekte olan Abdullah Kuşmani Efendi'nin talimli sekban askerini övüp, halkı sekban ocağına yazılmaya çağırması, camide ulema ile yeniçeriler arasında bir kavganın çıkmasına  yol açtı. Bab-ı âli duvarlarına "Rumeli'den geldi bir çıtak/Bayram ertesi ya kılıç oynayacak ya da bıçak" yazan yeniçeriler sadrazama tepkilerini ortaya koydular. Alemdar Yeniçerilerin tepkilerini pek önemsemedi. Yakınlarının uyarılarına karşın  Bir takım manav, kayıkçı Leblebici güruhu ne yapabilir diye hiç bir önlem almadı. Sekbanları İstanbul'un çeşitli yerlerindeki kışlalara dağıttı. Kendisini destekleyen Rusçuk Yaranına da orduları ile birlikte yörelerine dönmelerine izi n verdi. Alemdar’ı ortadan kaldırmakta kararlı olan yeniçeriler, harekete geçmek için uygun ortam beklemeye başladılar. Kadir gecesi İftar yemeğinden Babı âliye dönen sadrazam 'a yol açmak isteyen adamlarının kalabalığı döverek dağıtmaları halkın tepkisine yol açtı. Bu olayı fırsat bilen yeniçeriler harekete geçtiler. Kendilerine katılmayı reddeden yeniçeri ağası Mustafa Ağa'yı öldürdüler. Ardından Babı Ali yi kuşattılar. Sekbanlardan yardım isteyen Alemdar cevap alamayınca tek başına vuruşmak zorunda kaldı. Sonunda konağındaki cephaneyi ateşledi, saldırgan birkaç yüz yeniçeri ile birlikte öldü. Babı Ali'de Alemdar'ın kuşatıldığını duyan ll Murat Yeniçerilerin her ayaklanmada olduğu gibi saraya yöneleceğini düşünerek savunma önlemleri aldı. Çavuşbaşı Arnavut Memiş Efendiyi sadrazam kaymakamı atadı, Kaptanıderya Ramiz Paşa ile Üsküdar'da ki sekbanların seraskeri Kadı Abdurrahman Paşa'yı emrindeki sekbanlarla birlikte saraya çağırdı. Ramiz Paşa, Levent çiftliğindeki sekbanları, topçu askerini, sekbanlarla birlikte Topkapı sarayına getirdi. Alemdarın o gece ve ertesi günü direnmesi saraya savunma için zaman kazandırdı. Saraya saldıran yeniçeriler sekbanların ateşiyle püskürtüldü. Bunarın bir kısmı karşı oldukları devlet büyüklerini  arayıp öldürmeye koyuldular. Rusçuk yaranından sadaret Mustafa Refik Efendi öldürüldü. Tahsin ve Behiç Efendiler kaçtılar. Mustafa lV ün yeniden tahta çıkarılacağı söylentilerinin yayılması üzerine sarayda toplanan vezirler Şeyhülislamdan bir fetva alarak Mahmut ll nin de onayıyla eski padişah Mustafa lV ü boğdurttular.

16 Kasım sabahı yeniçeriler, Ayasofya minarelerinden Sarayın bahçesine ateş etmeye başladılar. Erzakları biten sekbanlarda saraydan çıkış yaparak üç koldan Yeniçerilere saldırdılar. Bir bölümü cebeci kışlasını ele geçirdi. Yeniçeriler kışlayı ateşe verince, çıkan yangın Divan yolu, Sultan Ahmet, Ayasofya taraflarına yayıldı. Bu sırada Padişahta donanmanın ayaklanmaya katılanlara ateş açmasını emretti. Ağa kapısına düşen gülleler yeniçerilerin moralini bozdu, dağıldılar. Ulema yeniçerilerin bağışlanmalarını ve isteklerinin yerine getirilmesi için aracılık yapmayı üstlendi. Ulemanın ileri gelenlerinden birkaçı Padişahın huzuruna çıkarak isteklerini ilettiler. Ayaklananların dağılması şartıyla ateşkes uygulandı. Ancak 17 Kasım sabahı, bir kısım ayaklanmacı Kandıralı Mehmet adlı zorbanın kışkırtmasıyla Tersaneyi ele geçirdi. Her ayaklanmada olduğu gibi Yeniçeri kazanları da Et meydanına getirildi. Üsküdar ve Levent  Çiftliği’ndeki sekban kışlaları ele geçirildi. Yeniçerilerin duruma egemen olduğunu gören Kabdan-ı derya Ramiz Paşa, sekbanların komutanı Kadı Abdurrahman Paşa ve Bahriye Nazırı Moralı Ali Efendi kendilerini tehlikede gördüklerinden bir gemiyle saraydan kaçtılar. Ancak birçoğu yakalanıp öldürüldü.18 Kasım Sabahı bostancıların açtığı kapıdan saray bahçesine giren yeniçeriler, sekbanlardan 300–400 ünü daha öldürdüler. Sağ kalanlar kaçtı. Daha sonra Üsküdar yakasından sekbanların barındığı Selimiye Kışlası yakıldı. İstanbul'da duruma egemen olan Yeniçeriler suçladıkları vezir ve öteki yöneticilerin bir listesini Padişaha yollayıp bunların idamını, sekban ocağının kaldırılmasını istediler. Yeniçerilerin isteğine uyularak Şeyhülislam Esat Efendi değiştirildi. Alemdar’ın desteklediği ya da onun tarafından atanan kişiler İstanbul dışına sürüldü; Sekbanı Cedit Kaldırıldı. Bu ayaklanma yeniçerilerin isteklerinin yerine getirildiği son ayaklanma oldu.

Ali  ÇETİNKAYA

 Ali  ÇETİNKAYAAfyonkarahisar 1878-İstanbul 1949 Asker hükümet adamı. Bursa Askeri İdadisi'ni ve 1898 de de Harbiye Mektebi'ni bitirdi. Makedonya ve Arnavutluk'ta çetelere karşı savaşan Osmanlı Ordusu'nun yaptığı çatışmalara katıldı.

1907 de İttihat ve Terakki Cemiyetine üye oldu. İkinci Meşrutiyet'ten sonra 1908 Bulgaristan'daki çete etkinliklerini bastırmakla görevlendirilen birliğin komutanlığına getirildi.1911 de Trablusgarp'a giderek İtalyanlara karşı Mustafa Kemal ile birlikte Derne'de savaştı. l.Dünya Savaşı’nda  çeşitli cephelerde görev aldı.1917 de Kaymakamlığa (Yarbay) yükseldi.

Mondros Mütarekesi’nden sonra Ayvalık'ta ki 172.alay komutanlığına getirildi.29 Mayıs 1919 da İzmir den sonra Aydın ve Manisa'yı da alan İşgalci Yunan kuvvetlerine karşı 172 Alay ile Ayvalık ta direnişe geçti. Halkın bu direnişe katılmasını sağladı. Ocak 1920 den son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na Afyon Karahisar mebusu olarak katıldı.16 Mart 1920 de İngilizlerin Malta'ya sürdüğü önde gelen Türk Asker, hükümet ve siyaset adamları arasındaydı.1921 de İngilizler kendisini serbest  bırakınca  Ankara 'ya  geldi ve Afyon Karahisar Milletvekili olarak TBBM ye girdi.

TBBM de ölümüne kadar Afyonkarahisar'ı temsil etti. Meclis’te Müdafa-i Hukuk Grubu içinde yer aldı. Halk fırkası kurulunca partinin  meclis grubu başkan vekilliğine getirildi.1926 da Ankara'da kurulan İstiklal Mahkemesinin başkanlığında bulundu.16 Şubat 1934–3 Nisan 1939 arası İsmet İnönü, Celal Bayar, Refik  Saydam ın kurduğu hükümlerde Nafia vekili İkinci Saydam Hükümeti’nde  31 Mayıs 1939–22 Kasım 1940 arası Muhabere ve Münakale Vekili olarak görev aldı.Adı çeşitli yerlere verildi. 

ALİ FUAT BAŞGİL

 ALİ FUAT BAŞGİLHukukçu öğretim görevlisi (Samsun/Çarşamba 1893 - İstanbul 1967) Çarşamba Rüştiyesi’nden  sonra 1921 de Paris Bufon Lisesi'ni 1925 te Grenoble üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.1928 de Paris Hukuk Fakültesi’nde doktorasını verdi.

1929–1930 arası Maarif Vekâleti yüksek Tedrisat umum müdür muavini olarak çalıştı.1930 da Ankara Hukuk Mektebi'ne doçent oldu.1931 de Profesör oldu. Bu süre içinde Hukuk Fakültesi’nde   Roma Hukuku dersleri okuturken aynı zamanda Gazi Terbiye Enstitüsü'nde Medeniyet tarihi dersleri verdi.1933 te İstanbul Hukuk Fakültesi Esasa Teşkilat Hukuku (anayasa) Profesörlüğüne atandı.1938 de İstanbul Hukuk Fakültesi dekanı oldu.1939 da Ordinaryüs Profesörlüğe yükseldi.1942 de Ankara'da Mülkiye Mektebi Müdürlüğü'ne getirildi.27 Mayıs 1960 tan sonra 147 öğretim görevlisi ile birlikte üniversiteden uzaklaştırıldı.

1961 seçimlerinde AP listesinde bağımsız Samsun Senatörü oldu. AP kendisini Cemal Gürsel 'e karşı Cumhurbaşkanı adayı gösterdi. Yapılan uyarılar karşısında adaylıktan ve senatörlükten çekildi. İsviçre’ye gitti. Ocak 1962 -Aralık 1964 arası Cenevre Üniversitesi’nde Türk Tarihi ve Dili dersleri verdi.1965 seçimlerinde Samsundan AP milletvekili seçilerek yeniden TBMM ne girdi.

Başlıca eserleri: Hukuk sorunları (1928),Esas Teşkilat hukuk dersleri (1934),Hukuk'un ana meseleleri ve müesseseleri (1948),Seçim sistemimizin kıymeti ve eksiklikleri (1948),Demokrasi ve Hürriyet (1949),Türkiye Siyasi Rejimi ve Anayasa Prensipleri (1957),İlmin ışığında (1960),27 Mayıs İhtilali ve sebepleri (1966)

ALİ FUAT CEBESOY

 ALİ FUAT CEBESOYAsker ve hükümet adamı.(İstanbul 1883-ay.y.1968)sınavla girdiği harbiyeyi 1905 te bitirerek Kurmay yüzbaşı oldu.Beyrut Selanik’te stajını yaparak Kolbaşılığa yükseldi. (1907) Rumeli'nin çeşitli bölgelerinde eşkıya izledi.

Osmanlı –İtalya savaşından önce Roma’da Ateşemiliter olarak görev aldı.(1908–1911). Balkan savaşı sırasında Kolordu Erkânı Harp başkanı sıfatıyla Yanya’nın savunmasında gösterdiği yararlılık sonucu Kaymakamlığa(Yarbay) yükseltildi. Birinci Dünya savaşındaki başarılar nedeniyle Miralay(albay)(1915) ve mirliva (tuğgeneral) terfi ettirilerek (1916) 20. Kolordu komutanlığına atandı. Amasya protokolüne imzacı olarak katıldı. Daha sonra kolordusuyla Ankara’ya gelip Yunan kuvvetlerinin Batı Anadolu’da ilerlemeleri karşısında ilk çete birliklerini kurarak direnme cephesi oluşturulmasına katkıda bulundu. Sivas kongresi ile benimsenen ilkeler ışığında Umum KUVAYI Milliye komutanlığına getirildi. Bir süre Batı Cephesi’nde içinde Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bulunduğu çetelere ve yeni yeni oluşturulmaya başlanan düzenli birlikleri komuta etti. Yerine İsmet Paşa atanınca Kendisi olağanüstü yetkilerle Moskova’ya büyükelçi olarak atandı. Moskova’daki görüşmeleri sayesinde Kurtuluş savaşına Rusların silah ve para desteği sağlandı.yurda dönüşünde Konya'dan Milletvekili seçilerek meclis ikinci başkanlığına geldi ve bu görevi uzun süre devam etti. Kurtuluş savaşından sonra ll.ordu müfettişliğine atandı.1924 te ordudan ayrılıp Konya’dan Milletvekili seçildi. Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası ‘nın kurucuları arasında yer aldı. Fırkanın ilk genel sekreteri oldu.

Şeyh Sait isyanının doğurduğu kargaşa ardından partisi kapatıldı ve İstiklal Mahkemesince Atatürk’e karşı suikast düzenlemek suçuyla İstanbul'da Tutuklandı.

İzmir İstiklal Mahkemesince yargılandı ve Kazım Karabekir’le birlikte aklandı.1960 tan sonra siyasal yaşamdan çekilerek anılarını yazdı. Eserleri: Milli mücadele Hatıraları, Moskova Hatıraları, Siyasi hatıralar, Sınıf arkadaşım Atatürk

ALİ (Hz. Ali)

Dördüncü halife,(Mekke 598-küfe 661) Mekkeli Kureyş Kabilesinin Haşimi ailesinden kısaca Ebu Talip diye anılan ve Hz. Muhammet’in amcası olan Abdülmuttalip bin Abdülmenaf  ile Eset kızı Fatma'nın oğlu,Hz. Muhammet’in amcasıoğlu ve damatıdır. Kâbe’de doğdu (Eski Arap takviminde Fil yılından 30 yıl sonra ) doğduğunda babası iş nedeniyle Mekke dışında olduğundan annesi ona Eset ya da Haydar adını koydu. Fakat babası dönünce Ali adını koydu. Tam adı Ali bin Ebu Talip'tir. O çağ Araplarında kendi adından başka bir kimlik (künye) adı taşımak gelenekti. Bu gelenek gereğince Babasınınki Ebu Talip olduğu gibi Ali'nin kimliği (künyesi) Ebu Hasan idi. Ayrıca Peygamberin verdiği Ebu turab, anasının koyduğu adlardan ötürü Alevilerce Haydar ,  Esedullah (Tanrının aslanı) ,Murtaza(Razı olan)Kur'an da geçen seyfullah (Tanrının kılıcı),yaygın biçimde kullanılan Emirül müminin (İnananların Emiri) gibi takma adlarla anılır.Ailesinin yeterince varlıklı olmaması nedeniyle Ali'yi Hz.Muhammet yanına alıp büyüttü.

Hazreti Ali, Hz. Muhammet’in peygamberliğini kabul edip Müslüman olanlardan, Peygamberin eşi Hatice ile birlikte ya da ondan sonraki üç kişiden biridir. Bir söylentiye göre kendisi "Peygambere peygamberlik Pazartesi günü geldi, ben salı günü müslüman oldum" demiştir. Aşere-i Mübeşere(cennetle müjdelenen on kişi )arasındadır. Peygamberin amcasıoğlu ve damadı olmasından başka mektupçusu Vahiy Kâtibi idi. Aydın ve bilgin bir kişi idi.

Muhammet Mekke'den Medine'ye göçerken ayrıldığını gizlemek ve üzerindeki bir takım emanetleri sahiplerine teslim etmek için Hz. Ali'yi seçti. Mekkeli karşıtları Peygamberimizi öldürmeğe geldiklerinde onun yatağında Ali'yi buldular. Hz. Ali hicretin birinci yılında 622 Muharrem ayında Fatma ile evlendi. Medine’de Müslümanların Mekkeliler le ilk savaşında 623 Peygamberin sancağını o taşıdı. Tebük dışında Peygamberin bütün savaşlarına katıldı ve en yakınında bulundu. Bedir ve Uhut savaşlarında cesur yürekliliği , kılıç gücü, yararlıkları ve özverisiyle öne çıktı. Müslüman güçleri birleştirdi. Kazanılan yengilerin baş öğesi oldu. Fadek bölgelindeki Beni Sa'd adlı Yahudi kabilesi üzerine akında 627 ,Mekke'nin alınışında 628 Tay kabilesi ile savaşta, Medine yöresinin alınmasında komutan ve savaşçı olarak üstün kahramanlıklar gösterdi. Katılmadığı Tebük seferi'nde Medine'de Hz. Muhammet'in yerine vekil kaldı.630 Mekkeliler le yapılan Hudeybiye barış antlaşması belgesini Hz. Ali yazdı. Kabeyi Putlardan temizlerken Peygamberin yanında idi.Mekke'yi ziyaret eden Müslümanlara buyruklarını ve Berae Suresi’ni bildirmek için Peygamber onu görevlendirdi.Son Hac'da da Yemen çevreşindeki görevini bırakıp yanında bulunması için Hz.Ali'yi çağıdı.Son günlerinde yanından ayırmadı.

Muhammet'in ölümünden sonra her halife seçiminde Hz. Ali Halifeliğin kendi hakkı olduğu, ötekilerin halifeliğini tanımaması yönündeki önerileri geri çevirdi. Hz.Ebubekir, Ömer, Osman'a biat ederek çıkabilecek kargaşalıkları önledi. Ömer zamanında kadılık görevini üstlendi. Medine’den ayrılışında Halifeye vekillik etti. Hicret’in takvim olarak kabulünü önerdi Hz. Osmanan zamanında Kadılığın yanısıra eğitim öğretim işlerini de üzerine aldı. Halife ile şikâyetçiler yahut başkaldıranlar arasında aracılık etti.

Osman'ın öldürülmesinden bir hafta sonra halifeliği kabul etti.24 Haziran 656 biat töreni Hz. Muhammet’in mescidinde oldu. O sırada Basra'da bulunan Hz. Muhammet’in eşi Ayşe, Hz. Osman’ı öldürenlerin bulunup öldürülmesi gerekçesi ile Hz. Ali’ye biat etmedi. Önce biat eden Talha ve Zübeyr' de  sonradan Hz. Ayşe’ye katıldılar. Bu sırada Şam valisi Muaviye' de Hz. Ali ye baş kaldırdı. Hz. Ali kendisine bağlı güçlerle önce Basra üzerine yürüyüp Ayşe, Talha ve Zübeyr' in yönettiği karşıt güçleri Hureybe'de yendi.(Hz. Ayşe bir deve üzerinde savaşa katıldığından Cemel olayı denilen savaşta Ayşe yanlısı 14.000 kişi öldü. Ayşe ile yanındaki kadınlar Mekke'ye gönderildi. Hz. Ali hazinedeki parayı halka dağıttı. Daha sonra Muaviye üzerine yürüyen Hz. Ali küfe ve Medain'e gitti. Rakka’da Fırat'ı geçip Sıffin Ovası'nda Muaviye ordusuyla karşılaştı.657.Savaşı Halife ordusu kazanırken  Amr  İbn-ül As 'ın önerisiyle Muaviye ordusu ünlü hileye başvurdu. Askerler Mızraklarına Kur'an-ı takarak "Hakem Kur'an dır" diye bağrıştılar. Hz. Ali’de Muaviye'nin anlaşmazlığın iki yandan seçilerek birer hakem arasında görüşülüp çözümlenmesi önerisini kabul etmek zorunda kaldı. Muaviye hakem olarak Amr İbn-ül As'ı Ali de çevresinin baskısıyla Ebu Musa El Aşari'yi seçti. Sorunun çözümünü iki hakeme bırakarak kendisi küfeye çekildi. Amr İbn-ül As Hz. Osman’ın öldürülmesinden  Ali'yi sorumlu tutmakta Muaviye'nin haklı olduğu ve Ali'nin halifeliğinin geçerli olmadığı konusunda Ebu Musa'yı kandırdı. Damadı Abdullah bin Ömer'in olabileceğini sanan Ebu Musa böylece Hz. Ali’nin halifelikte düşürülmesini kabul etti.658.Amr İbn-ül As da Muaviye yi Halife ilan etti. Bu olay Müslümanları üçe böldü. Ali ve Muaviye yanlılarıyla Hariciler. Böyle bir sorunun hakem olayı ile çözülemeyeceğini ve hakem seçmeye razı olan iki yanında kâfir olduğunu savunan hariciler, Halifeliğe karşı ayaklandılar. Hz. Ali Hariciler üzerine yürüyerek Nehrevan'da çoğunu kılıçtan geçirdiyse de Muaviye'nin Mısır'ın yönetimini ele geçirmesini ve Kudüs te kendini halife ilan etmesini önleyemedi. Muaviye üzerine sefer hazırlığı içinde iken Küfe'de camide Abdurrahman bin Mülcem adlı harici gönüllüsünün saldırısına uğrayan hz.Ali başından aldığı 2–3 zehirli kılıç yarasıyla öldü. Gömüldüğü yerde sonradan Necef kenti kuruldu. Bu gün o bölgeye Meşhed-i Ali denmektedir.

Ali 4 yıl 8 ay, 25 gün halifelik yaptı. Hz. Fatma’dan sonra evlendiği eşlerinden doğanlarla birlikte 15 oğlu 17 kızı oldu. Kızlarında Ümmü Gülsüm Hz. Ömer ile evlenmişti. Oğullarında Hz. Hasan ve hz.Hüseyin Peygamberin torunlarıydılar. Muhammet Hanefi ise birçok halk öyküsünün kahramanı oldu. Günümüze kalan belgelere göre Hz. Ali Koyu esmer benizli, şehla gözlü, iri göbekli, kısaca boylu, dökük saçlı, gür ve aksakallı, gülümserken dişleri görünen güzel yüzlü bir insandı. İyiliksever ve cömertti. Ölümünde bıraktığı varlık yalnızca 600 dirhemdi. Şakacıydı, nükteli konuşurdu. Güzel söz ve güzel yazının ustasıydı. İslam hukukunun da ustası kabul edilir. Gerçek hadis kitaplarında yer alan peygamber sözlerinden 586 sı ondan derlenmiştir. Şiirlerinden oluşan bir Hz. Ali divanı vardır. Hutbe ve konuşmaları Nehc-ül Belega kitabında  toplanmıştır. Mısır Valiliğine atadığı bir komutana verdiği buyrultu metni ise siyasal açıdan önemli bir belgedir.


 

 

ALİ KUŞÇU ( .... — 1474 )

Türk Dünyasının en büyük astronomi ve kelam âlimi olan Ali Kuşçu, 15. Yüzyıl başlarında Semerkant’ta doğdu. Babası Muhammed ünlü Türk sultanı ve astronomu Uluğ Bey’in kuşçusu olduğu için ailesi ‘Kuşçu’ lakabıyla tanındı.

Küçük yaştan itibaren matematik ve astronomi’ye ilgi duyan Ali Kuşçu devrin en büyük âlimleri olan Bursalı Kadızade Rumi, Gıyaseddin Cemşid ve Muinüddin Kaşi’den matematik ve astronomi dersleri aldı. Daha sonra bilgisini artırmak için Kirman’a gitti. Burada Hallü Eşkâli Kamer (Ay Safhalarının Açıklanması) adlı risale ile Şerh-i Tecrid adlı eserini yazdı.

Daha sonra tekrar Semerkant’a dönen Ali Kuşçu, Kadızade Rumi’nin ölümü üzerine Uluğ Bey tarafından Semerkant Rasathanesine müdür olarak atandı. Ancak Uluğ Bey’in 1449’da öldürülmesi üzerine Semerkant medresesi ve rasathanesindeki çalışmalarına son vererek Tebriz’e gitti.Uluğ Bey’in ölümünden sonra oğulları onun kıymetini bilmediklerinden Türkistan’ı terk edip Tebriz’e geldi.Uzun Hasan’dan çok iltifat gördü.  Bir süre sonra da Uzun Hasan’ın elçisi olarak İstanbul’a Fatih Sultan Mehmet’e gitti.

Ali Kuşçu bu elçilik görevini tamamladıktan sonra Fatih’in ricası üzerine tekrar İstanbul’a dönerek Osmanlı Devleti hizmetine girdi.Türkiye topraklarına girdikten sonra İstanbul’a gelinceye kadar her konakladığı yerde 1000 akçe sarf edilerek izaz ve ikram edilsin şerefine layık şekilde ağırlansın diye fatih ferman çıkardı.Hocazade bir kadırga ile istikbale memur edildi.İstanbul’da hiç kimseye böyle bir karşılama düzenlenmemiştir.Ali Kuşçu bu yolculuğu sırasında hesap ilmine dair bir eser kaleme aldı ve bunu Fatih’e takdim etti.Padişah adına nispetle buna Er –Risaletü’l-Muhammediye adını verdi.sonra Fatih’in Uzun Hasan Seferine giderken yolda Fatih namına Astronomiye dair bir eser yazdı.Buna da Er-Riasaletü’l –Fethiyye dedi.Fatih Ali Kuşçuyu çok takdir ederdi.Günde 200 dirhem tahsisatla Ayasofya’ya müderris tayin etti ve akrabasına da tahsisat bağladı.Fatih Sultan Mehmet zamanında Ayasofya Medresesinde müderrislik (profesörlük) yapmıştır.Doğum tarihi kesin olarak bilinmeyen Ali Kuşçu,Miladi 1474 yılında İstanbul'da ölmüştür. Kuşçu’nun ders vermeye başlamasıyla İstanbul medreselerinde Astronomi ve matematik alanında büyük gelişme oldu. Burada Matematik ve Astronomi alanında Risale Fi’l-Hey’e (Astronomi Risalesi), Risale Fi’l-Hesap Matematik Risalesi), Risale Fi’l-Fethiye (Fetih Risalesi) ve Risale Fi’l-Muhammediye (Cebir ve hesap üzerine) başta olmak üzere çok sayıda eser yazmıştır.

ALİ ŞİR NEVAİ

Çağatay şairi Herat 1441–1501 Timur soyundan varlıklı bir ailedendi.Çok iyi bir eğitim gördü.Sütkardeşi de olduğu söylenen Hüseyin Baykara'nın güven ve desteğini kazandı.Herat'ı ele geçiren Hüseyin Baykara'nın çağrısıyla hükümet işlerine atandı.Nişancı divan beyi oldu.Astrababad'daki görevinin dışında bütün yaşamı Herat ve Hüseyin Baykara'nın yanında geçti.Aylık bile almadan kabul ettiği görevi sonunda sözü Padişah kadar geçer duruma geldi.Savaş alanında ki başarılarının yanında Türkçe'nin de en iyi büyük ve verimli şairi oldu.Sultan Baykara'yı bir sefer dönüşü karşılarken geçirdiği kalp krizi sonucunda yaşamını yitirdi.Daha önce yaptırdığı mezara gömüldü.

Yalnız Xv.yy ın ve Çağatay edebiyatının değil bütün Türk edebiyatının en büyük şairlerinden olan Nevai şairliğinin yanısıra çok iyi bir devlet adamıydı.İnsancıl sağduyulu ,dürüst anlayışlı bilgili kişiliğiyle daha hayattayken çok büyük bir ün kazandı.Edebi idl olarak Farsça'nın etkinliğini sürdürdüğü bir dönemde Türkçe'nin zenginliğini Muhakemet ül -Lugateyn adlı yapıtıyla kanıtladı.

Çok iyi bildiği Arapça ve Farsça karşısında Türkçe'nin bağımsız ve verimli aydınlık yanlarını hem şiirlerinde dile getirdi hemde düşünür olarak ileri sürdüğü savları inandırıcılıkla savundu.Farsça yazma özentisindeki çağdaşı yazarlara Türkçe eserler  yazarak en iyi cevabı vermiştir.Belki kendini kanıtlamak amacıyla hazırladığı Farsça divanı da vardır.Bu kitabı da kapsayan şiir toplamının genel adı Hazainü-l Maani (anlamlar Hazineleri)dir. Türkçe olan dört bölüm Garaibü's -sıgar (Çocukluk gariplkikleri),Nevadirü'p Şebab (Gençlik Seçkinlikleri),Bedayiü'l -Vasat (orat yaş güzellikleri) Fevaidü-l Kiber(Yaşlılık yararları)adlarını taşır. On bin beyit tutarındadır. Kabul edilmiş bir tutumla konularını İran edebiyatından aldığı beş mesneviden oluşan Hamse'si 1484,Nevai'nin kendine özgü bazı biçim yenilikleriyle anlatım ve etki değerin taşır. Türk edebiyatının ilk şuara tezkeresi de onundur. Mevcalisü’n nefais (güzellikler Meclisleri 1491);15. yy.Çağatay ve İran Şairleri üzerine titiz bilgiler verir. Mizanü’l Evzan (veznelerin ölçüsü) eseri, şiirde ve müzikte kullanılan her çeşit biçim ve usul özelliklerini tanıtır.

ALİ ŞÜKRÜ BEY

 ali şükrü beyTürk asker ve siyaset adamı.(Vakfıkebir 1884-Ankara 1923) Bahriye Mektebi'ni bitirdi. Donanama Cemiyeti'nin (Donanmayı Osmanî Muaveneti  Milliye Cemiyeti) kuruluşuna katıldı, ikinci başkanlığa getirildi.(1909).binbaşı rütbesindeyken askerlikten ayrıldı. Donanma Cemiyeti'nin satın almak istediği gemilerle ilgili olarak İngiltere’ye gitti. Son Osmanlı Meclisi’ne Trabzon Milletvekili olarak seçildi. Bu Meclisin İngilizlerce dağıtılması üzerine ilk TBMM ne katıldı. Düşünceleri bakımından tutucuydu, ikinci Grup’un önde gelen temsilcilerinden biri olarak hükümete yönelttiği sert eleştirilerle dikkat çekti. Topal Osman tarafından öldürüldü. Öldürülmesi Meclis'te ve kamuoyunda büyük tartışmalara yol açtı.

 

ALPARSLAN ADUDUDDEVLE

 alparslan(1029- Merv 1072 ) Büyük Selçuklu Sultanı (1063–1072)  Çağrı Bey'in oğlu Büyük Selçuklu sultanlarından Tuğrul Bey'in yeğeni. Askeri yeteneklerini genç yaşta  amcası ile birlikte çıktığı seferlerde kanıtladı. Toharistan'ı ele geçirmek isteyen Gazne Sultan'ı Mevdut'a karşı açılan seferi yönetti.(1043) Çağrı Bey Tıharistan'ın yönetimini ona bıraktı. Babası ölünce (1058) Amcası Tuğrul Bey'e bağlı kaldı. Horosan Meliki sanını kazandı. Tuğrul Bey' baş kaldıran üvey kardeşi İbrahim Yinal ile savaştı. Onu ortadan kaldırdı. Tuğrul Bey ölünce taht üzerinde hak iddia eden akrabalarıyla savaşmak zorunda kaldı. Amüdül Mülk Kunduri, Tuğrul Bey'in sağlığında Veliaht ilan edilen Çağrı Bey'in küçük oğlu Süleyman'ı tahta çıkarmıştı. Ancak Emirler Alparslan'dan yana olduklarını açıklayınca o da Alparslan'ı destekledi. Alparslan Önce büyük amcası İnanç Yabgu'nun ayaklanmasının bastırdı. Sonra Tuğrul Bey'in sağlığında ona başkaldıran, o ölünce de Rey'de sultanlığını ilan eden akrabası Kutalmış ile savaştı. Demegan yakınlarında ki savaşta Kutalmış yenildi; öldürüldü. Rakiplerini ortadan kaldıran Alparslan Rey'de Tuğrul Bey'in sarayında törenle tahta çıktı. Sultanlığı Halife tarafından onaylandı. Büyük Selçuklu sultanı oldu.

Türk Tarihinin büyük devlet adamlarından olan Nizamülmülk'ü vezir yapan Alparslan ilk seferini yaptığı Gürcistan'ı ve aşağı Kafkasya'yı Gürcistan, Şavşat, Olto, Kars ve Ani kalesini ele geçirdi. Fatimi Devleti'nin çağrısı üzerine Mısır seferine çıktı. İşte bu sefer sırasında, tarihimizin dönüm noktalarından olan Malazgirt Zaferini kazandı.1071.Malazgirt Ovası'nda kırkbeşbin kişilik Selçuklu Ordusu  ile onun dört katı büyüklüğündeki Bizans Ordusu arasında yapılan savaşta Bizanslılar ağır bir yenilgiye uğradı. Ordusunu başarıyla yöneten Alparslan esir düşen İmparatora iyi davrandı. Bizans İmparatoru Romanos Dioganos esir düştü. Yapılan antlaşmayla  imparator 360.000 dinar yıllık vergi ödemeyi kabul ediyor, daha önce İslamların elinde bulunan  Urfa, Antakya, Halep, Selçuklu topraklarına katıldı. Selçuklular isterse asker göndermekle de yükümlü kılıyordu. Antlaşma ile Bizans Selçuklulara bağımlı duruma geliyordu.Fakat Bizans tahtına Mikhael Dukas İmparatorun gözüne mil çektirip antlaşmayı tanımayı ret etmesi üzerine karşı koyacak bir Bizans ordusunun da bulunmaması üzerine Türkler Anadolu’yu Feth ve İskâna başladılar.Bu zafer ,Anadolu kapılarını bir daha kapanmamak üzere  Türkler' e kesin olarak açtı.

Malazgirt zaferinden bir yıl sonra, Alparslan Karahanlılar üzerine sefere çıktı. Karahanlı hükümdarı damadı Şemsül Mülk Nasr Han, Alparslan’ın oğulları Harizm meliki İlyas ve Toharistan Meliki Ayaz ile sürekli savaşıyordu. Şemsül mülk  Türkistan'dayken Ayaz Buhara ve Semerkant’a akın yaptı.onu askerlerini bozdu,pek çok tutsak aldı. Bunun üzerine Şemsül Mülk Eşi Alparslan'ın  kızı Ayşe'yi kardeşine casusluk ettiği savıyla döverek öldürdü. Alparslan kızının öcünü almak ve Türkistan Hanlarına egemenliğini kabul ettirmek üzere Ceyhun Irmağı'nı aştı güçlü bir direnmeyle karşılaşmadan Barzam kalesine kadar geldi. Bu kalenin uzun süre direnen komutanı sonunda teslim oldu. Sultanın huzuruna çıkartıldığında ayağını öpmek için yaklaşan komutan Yusuf Harizmi çizmesinde saklı bıçakla Sultanı yaraladı. Ağı yaralanan Alparslan dört gün sonra öldü.

Alparslan dokuz yıllık saltanatı süresince amcasının kurduğu imparatorluğu genişletti, güçlendirdi."Cihan Sultanı", "ebulfeth" (Fetihler Babası) "Sultanul Adil" lakaplarıyla anıldı.Göktürklerde görülen "Devletin Babası" anlayışına uygun davrandı.Eski bir Türk geleneğine göre komutanlarına verdiği ziyafetlerde sık sık hazinesini yağmalatırdı.(Han-ı yağma). Çok dindar bir sultan olduğu halde başka dinden olanlara karşı da adil davrandı.Bizans,Ermeni ve Süryani kaynakları da onun adil bir padişah olduğundan bahseder.Şiilere karşı  olan veziri Nizamül Mülk-ü destekledi.Okuma yazma bilmeyen Alparslan vezirine onun adıyla anılan Bağdat'ın ünlü nizamiye Medresesini kurması için imkânlar sağladı. Döneminde Vakıflarının geliriyle çalışan parasız öğrenim kurumları açıldı.Nizamiye Medresesi’nde Ebu İshak Şirazi, Gazali, Ebu Bakir Şasi, gibi ünlü bilginler ders verdi.Türk kabile geleneklerine bağlı bir hükümdar olan Alparslan Nizamülmülk'ün onaylamamasına karşın Sasani ve Abbasiler den beri var olan berid (Casus) örgütünü kaldırdı. Ani ölümü gerçek kurcusu olduğu İmparatorluğun yapısında hiçbir sarsılma yaratmadı.Savaş alanlarında ve eğitimde yetiştirdiği oğlu Melikşah onu başarıyla izledi.Ölümünden sonra yirmi yıl devlet hiç bozulmadan bütün kurumlarıyla devam etti.Bilim adamlarına saygı gösterirdi.Halk arasında İslam dininden olanlarla olmayanlar arasında ayırım gözetmezdi.

ALPARSLAN TÜRKEŞ

 ALPARSLAN turkeşAli Arslan (Alparslan Türkeş), 25 Kasım 1917 tarihinde Kıbrıs'ın Lefkoşe bölgesinde doğdu. Babası Ahmet Hamdi Bey, Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesine bağlı Yukarı-Köşkerli köyünden Kıbrıs'a göçen Koyunoğlu ailesinden Arif Ağa'nın oğlu Tuzlalı Ali Ağa'nın oğluydu. Arif Ağa, Avşar Aşireti'ne mensup bir beydi.

1860'lı yıllarda Orta Anadolu'da çıkan bir toprak meselesi nedeniyle Sultan Abdülaziz tarafından Kıbrıs'a sürülmüştü. Annesi Fatma Zehra Hanım ise, Kıbrıs’ın yerli Türk ailesine mensuptu. Annesinin ailesinin de Çankırı yöresinden Kıbrıs'a göçtüğüne dair rivayetler tespit edilmiştir.

1921 de 4 yaşına giren Ali Arslan, Saray Önü İlkokulu(Sıbyan Mektebi)’na gönderilir. Birbirinin ardı sıra gelen ilkokul ve Rüştiye yıllarında Hüsnü Bey, Selahattin Bey, Mehmet Asım Bey, Ragıp Tüzün Bey, Turgut Bey, Osman Zeki Bey ve Faiz Kaymak gibi hocalardan dersler alır.

1933 yılında Alparslan, babası Ahmet Hamdi Bey'i ve annesi Fatma Zehra Hanımı ikna eder ve aile mallarını satıp Türkiye'ye İstanbul'a gelirler. Ailesi İstanbul'a yerleşince Alparslan’ın ilk işi Kuleli Askeri Lisesi'ne kayıt olmak olur. 1936'da Kuleli Askeri Lisesi'ni pekiyi derece ile asteğmen olarak bitirince Ankara ve Harp Akademisi yılları başlar. 1938'de Harbiye'den mezun olur. Artık o, Türk Ordusunun genç bir teğmenidir.

Piyade Teğmen Alparslan Türkeş, ilk görev yeri olan Isparta'da Katırcıoğlu ailesinin kızları Muzaffer Şükriye Türkeş'le 14 Şubat 1940 tarihinde evlenmiştir.

Üsteğmen Alparslan Türkeş, 1944 yılında şair ve yazar A. Nihal Atsız'a yazdığı mektuplar sebebiyle "Türkçülük ve Turancılık" davası sanığı olarak tutuklanmış ve yargılanmış 29 Mart 1945 tarihinde bütün sanıklarla birlikte milletini sevmek ve milletinin kalkınması için politika üretmek gibi bir suç olmayacağı için davanın hem esastan hem de usulden bozulması ile beraat etmiştir.

Yüzbaşı Alparslan Türkeş 1948 yılında Genel Kurmay Başkanlığının açtığı bir sınavı kazanarak Amerika Birleşik Devleti Piyade Okulu ve Amerikan Harp Akademisi'nde çağdaş askeri gelişmeler konusunda bir kurs görmek üzere Amerika'ya gönderilmiştir.

1944 yılında Harp Akademilerine giriş sınavını kazanmasına rağmen "Türkçülük ve Turancılık Davası" sebebiyle ertelenen bu hakkı 1952 yılında iade edilmiş ve 1955 yılında Harp Akademisini başarıyla tamamlayarak Kurmay Subay olmuştur.

Kurmay Binbaşı Alparslan Türkeş, Genel Kurmay Başkanlığının dış görevler için açtığı sınavı kazanarak Kasım 1955–57 tarihleri arasında Washington'da bulunan NATO Daimi Grup nezdinde Genel Kurmay Temsil Heyeti üyeliğine atanmıştır. Washington'da bulunduğu dönemde çalışanlar için özel gece kursları veren University of America'da İnretnational Economics öğrenimi görmüştür.

Kurmay Binbaşı Alparslan Türkeş, 30 Ağustos 1957 yılında Kurmay Binbaşılığa terfi etti. 1959 yılında Almanya'da Atom ve Nükleer Silahlar konusunda kurs görmüştür. Avrupa'da çeşitli NATO toplantılarına ve askeri manevralarına Türk Genelkurmayı'nın temsilcisi olarak katıldı. 1960 yılı başında, gecikmiş kıdemleri verilerek Kurmay Albaylığa terfi etti.

ALPTİGİN

Gazneliler devletinin kurucusu (?-963) Başlangıçta Samani devleti'nin muhafız birliklerinde görev yapan bir Türk kölesiydi.Zamanla hükümdarın güvenini kazandı.HACİBÜ-L-HÜCCAB (hacipler Hacibi) olarak atandı.Genç hükümdar 1.Abdülmelik döneminde yönetimin güçlü adamı oldu.Hükümdar onu başkentten uzaklaştırmak amacıyla Horasan Valiliğine getirdi.961 .1.Abdülmelik'ten sonra tahta çıkan Mansur bin Nuh kendisini desteklemeyen bu güçlü komutanı Horasan valiliğinden aldı. Hükümdarla arası açılan Alptigin 962 de üzerine gönderilen bir samani ordusunu yendi ve Gazne kentine çekildi. Burada geleceğin güçlü  devletlerinden  Gazneliler devletini kurdu.

ALP ER TUNGA

Şehname 'ye göre eski turan ülkesinin en büyük hükümdarı. Farsça eserlerde Afrasiyap biçiminde geçer.Yusuf Has Hacip Kutadgu Bilig adlı eserinde ondan söz ederken "Bu Türk kahramanının  asıl adı Tunga Alp Er'dir.Ancak İranlılar ona "Afrasiyap" derler diyor.

Eski İran tarihine göre ise Alp Er Tunga Feridun'un oğlunun torunudur.Feridun'un oğulları ,aralarında çıkan bir savaş sırasında kardeşleri İrec'i öldürdüler. Bunun üzerine İrec'in oğlu olan Menuçehr babasının öcünü almak amacıyla   Alp Er Tunga ya karşı bir ordu gönderdi.Bu orduyu yendi ve Ceyhun ırmağı Turan ile İran ülkeleri arasında sınır olmak üzere barış yapıldı.Daha sonraki yıllarda Alp Er Tunga bu anlaşmayı bozarak Menuçehr'in oğlu üzerine yürüdü ve bütün İran'ı ele geçirdi.Ancak İranlılar aralarında birlik sağlayarak Alp Er Tunga yı ülkelerinden kovmayı başardılar.Daha sonraki yılarda İran hükümdarı Keykavus zamanında Alp Er Tunga yeniden İran'a karşı akınlar yaptı.Bu kez de İranlılar Rüstem-i Zal ,Alp Er Tunga yı Ceyhun ırmağına kadar uzaklaştırdı.Keykavus kendi sağlığında torunu olan Keyhüsrev 'i İran tahtına çıkardı ve bu genç hükümdar Rüstem-i Zal ile birlikte hareket ederek Alp Er Tunga ya karşı büyük başarılar elde ettiler ve onu yakalayarak öldürttüler.Karahanlılar ve Selçuklular gibi Birçok Türk Kavmi Alp Er Tunga nın soyundan geldiklerine inanırlar.

ANDREA DORİA

Cenevizli amiral (1466–1560) Küçük yaşta yetim kalınca denizciliği benimsedi.Genç bir deniz askeri olarak Papa'nın ve çeşitli İtalyan Prenslerinin hizmetinde bulundu.Cenova'yı egemenlikleri altında tutan Fransızların Korsika’yı ele geçirmelerine yardımcı oldu.(1503–1506) 1512 de Fransızlar Cenova'dan atıldıktan sonra da Ceneviz donanmasının başına getirildi.Türkler ve Kuzey Afrikalı korsanlarla savaşmak için Akdeniz'e açıldı.Ancak bu sularda Hıristiyan ticaret gemilerinin güvenliğini sağlama amacına ulaşamadı.1522 de Kutsal Roma İmparatoru   V.Charles kuvvetlerinin Cenova'yı alması üzerine Fransa'nın hizmetine girdi.Marsilya'yı İmparatorluk askerlerinin eline düşmekten kurtardı.(1524) ancak 1525 Pavia Meydan Savaşı’nda  l.Francois,İmparator V.Charles'in eline tutsak düştükten sonra Papa Vll.Clement 'in hizmetine girdi,Kanuni Sultan Süleyman'ın girişimiyle Fransa Kralı salıverilince yine François 'nın buyruğu altına dönüp Fransa adına Cenova’yı fethetti.1527. Ancak paraca anlaşamadığı için kralın hizmetinden ayrılarak İmparatora katıldı ve 1528 de Cenova'yı ele geçirip Habsburg koruması altında bir cumhuriyet yönetimi kurdu.V.Charles  ona Melfi Prensi sanını verdi.İmparatorluk amirali olarak Türklere karşı birkaç deniz seferi yönetti.

Mora kıyısındaki Koron kalesi’ni ve Patras'ı aldı.V.Charles'in Tunus'u ele geçirmesinde katkısı bulundu.1535.ancak Avrupa'nın o zamana dek gördüğü en güçlü ve sayıca kalabalık Birleşik Haçlı donanması'nın baş amirali olarak katıldığı Preveze Deniz Savaşı'nda Kaptan-ı derya Barbaros Hayreddin Paşa karşısında yaşamının en büyük yenilgisini aldı.Canını ve gemisini zor kurtardı.1538.1541 de V.Charles ile birlikte yine Türkler'e karşı girdiği Cezayir seferinde yine büyük bir yenilgiye uğradı.Ömrünün son yıllarında düşmanı olan Cenovalı aileler onu devirmek için bazı entrikalara başvurdularsa da başarılı olamadılar.Karşıtlarını acımasızca cezalandırdı.1555 te bir daha denizlere açılmamak üzere Cenova'ya döndü. Donanmasının komutasını yeğeni Giovanni Andrea Doria'ya bıraktı. Akdeniz'de Türkler e karşı verdiği savaşlarda başarılı olamamasına karşın yinede tarihin en büyük amirallerinden sayılır.

ARİSTOTELES

Aristo Yunan felsefecisi.

İ.Ö. 384–322  yıları arasında yaşadı. Kendisi Eflatun'un talebesi ve İskender'in Hocasıdır. Makedonya Kralının özel hekimi olan babası ölünce Eflatun'un  derslerini izlemek için Atina'ya gitti.20 yıl süre ile Eflatun'un hem öğerencisi hem de yardımcısı oldu. Hocasının ölümünden (i.Ö.384 sonra Makedonya'ya giderek Büyük İskender'in eğiticisi oldu. İskender'in kral olması ile (i.Ö.335) Atina 'ya döndü ve orada kendi felsefe okulunu kurdu.(Lykeion);Yapıtlarının büyük bir kısmını burada yazdı.İskender ölünce,dinsizlikle suçlandığı  Atina'dan ayrılmak zorunda kaldı.Euboia (Eğriboz) Ada'sına  gitti ve orada Khalkis kentinde öldü.

Aristoteles mantığın, karşılaştırmalı anatominin ve yer bilimin kurucusu sayılır. İlk sistemli filozoftur. İlmin her dalında kitap yazmış ve devrine göre çok ileri sayılan izahlarda bulunmuştur. Mantığı da ilk defa sistemleştirip ilim haline getiren odur.Yapıtlarının büyük bölümü günümüze kalmamıştır.En önemli yapıtı "metafizik incelemesi”dir.İlk çağın en geniş bilgisi ve orijinal filozofudur.Bu yüzden kendisine "Muallim-i Evvel" unvanı verilmiştir.

Özellikle düşüncenin akılcı bir biçimde sergilenmesi için "organon" adı ile toplanan bir dizi inceleme yazmıştır.Bunlardan başka fizik, biyoloji, psikoloji,edebiyat, siyaset,belagat, mutluluk ve ahlak üzerine pek çok yapıtı vardır.Bunlar bir dönemin bütün bilgilerini içermektedir.Aristoteles'in yeniçağdan önceki bütün düşünürlerin en moderni olduğu söylenebilir.Gerek İslam gerek Hıristiyan düşünürleri Aristoteles’ten çok fazla etkilenmişlerdir.

ARİF NİHAT ASYA ( 1904 – 05 Ocak 1974 )

arif  nihat asyaTürk Edebiyat Tarihi'ne "Bayrak Şairi" olarak adını yazdıran Arif Nihat Asya , 1904 yılında Çatalca'nın İnceğiz Köyü'nde dünyaya gelmiştir.İlköğrenimine köyünde başlamış, daha sonra İstanbul'a gelir. Önce Haseki Mahalle Mektebi'ne daha sonra Gülşen'i Maarif Rüştiyesi'ne devam eder.

Yatılı olarak girdiği Bolu Sultanisi kapatılınca, Kastamonu Sultanisi'ne aktarılır. Milli Mücadele Dönemi'nde Ankara'da bulunur. Bu dönem onun şiire başladığı, Türklük ve vatan aşkı ile şiirler kaleme aldığı tarihlerdir. 1928 yılında Darülmuallimin'i Aliye'den edebiyat öğretmeni olarak mezun olur ve Adana koleji ve öğretmen okullarında edebiyat öğretmenliği ve yöneticilik yapar.

1948 yılında Edirne'ye tayin edilir. 1950–54 döneminde Adana Milletvekilliği, 1954 yılında Eskişehir milletvekilliği yapar. 1962 yılında ise Ankara Gazi Lisesi'nden emekli olur.

Arif Nihat Asya, Türklük ve Türk Dünyası sevdalısıdır. Şiirlerinde bu dünyalardan da sesler getirmeye çalışır. Kimi zaman oradan uzak kalışımızın hüznünü yansıtır, kimi zaman da oralarda yaşanmış Türk kahramanlıklarını anlatır.

5 Ocak 1974 tarihinde Ankara'da vefat etti.

Şiir Kitapları:

Heykeltıraş(1924)

Yastığımın Rüyası (1930)

Ayetler (1936)

Bir Bayrak Rüzgâr Bekliyor (1946)

Enikli Kapı (1964)

Kubbe-i Hadrâ (Mevlana üzerine, 1956)

Kökler ve Dallar (1964)

Emzikler (1964)

Dualar ve Âminler (1967)

Aynalarda Kalan (1969)

Kanatlar ve Gagalar (1946)


 

 

ARİEL ŞARON

 ariel saronİsrail eski Başbakanı Ariel Şaron 85 yaşında hayatını kaybetti. İsrail'in 11. Başbakanı Ariel Şaron'un 2001-2006 yılları arasında üstlendiği başbakanlık görevi, felç geçirmesinin ardından sona ermişti. Şaron, 4 Ocak 2006'da geçirdiği beyin kanamasının ardından komaya girmişti. 16 Eylül 1982 tarihinde İsrail yanlısı milisler Batı Beyrut'ta Sabra ve Şatilla adındaki Filistin mülteci kamplarını basarak çocuklar dahil binlerce (700 ile 3500 arasındadır) kişiyi katlettiler. Sabra ve Şatilla katliamında İsrail'in eski Başbakanlarından olan Ariel Şaron'un rolü olduğu ortaya çıkmıştı.

Ariel Şaron, İsrail devletinin başbakanlığını yapmış bir siyasetçidir. İktidardaki Kadima Partisi'nin kurucusu ve ilk lideriydi. Likud Genel Başkanı Ariel Şaron, Rakibi Barak gibi asker kökenli olan Şaron, orduya 14 yaşında girdi. Şaron, ordu bünyesinde özel komando birliği kurarak ülke güvenliğinin korunmasında etkin görev üstlendi. Şaron, askerliğinin yanında Tel Aviv Üniversitesi'nde hukuk öğrenimi gördü. Ehud Barak'ın da katıldığı 1967'deki 6 Gün Savaşı'nda yer alan Şaron, 1972'de ordudan ayrıldı. Aradan 1 yıl geçmeden 6 Ekim 1973'de, Mısır'ın tüm Sina Yarımadası'nı aldığı büyük zaferiyle sonuçlanan, İsrail'in en büyük dini bayramına denk gelen Yom Kippur Savaşı'nda orduya geri çağrıldı. Knesset'e 1973'te seçilen Şaron, 1 yıl sonra istifa ederek dönemin Başbakanı İzak Rabin'e güvenlik danışmanı oldu.& Şubat 2001 tarihinde yapılan Başbakanlık seçimini rakibi Ehud Barak'a karşı yüzde 60'ı aşkın oyla kazandı. Ancak oranın bu seviyede olmasında katılım oranın düşüklüğü de önemli bir etken. İsrail seçimlerine seçmenlerin yüzde 40'ı katılmadı.

KATLİAMLARIN SORUMLUSU OLARAK GÖRÜLDÜ

Ariel Şaron 1982 yılında Lübnan İç Savaşı sırasında İsrail'in Savunma bakanı olarak görev yapmaktaydı. Gözlemciler İsrail'in gözleri önünde gerçekleşen Sabra ve Şatilla katliamından Ariel Şaron'u sorumlu tutmuşlardır. Ariel Şaron'un 2000 yılında Kudüs'teki El Aksa camii'ne polis koruması altında yaptığı ziyaret ve verdiği demeç Filistinlilerin 2. İntifada (ayaklanma)'yı başlatmalarına neden oldu ve bir provokasyon olarak görüldü.

LÜBNAN KASABI LAKABINI ALMIŞTI

“Lübnan Kasabı” lakaplı eski İsrail Başbakanı Şaron, 12 yıllık hayalini gerçekleştirmek istiyordu. Gazze Şeridi'ni işgal edeceğinin ilk sinyallerini 1989'da yazdığı kitapta vermişti.

ARKHİMEDES

Yunanlı bilgin (İ.Ö.287–212)
Sicilya'da Syrakusai kentinde doğdu. İskenderiye de devrin ünlü Geometri  bilgini Euklides'in derslerini izledi. Ülkesine dönünce bilimsel çalışmalara başladı.

Arkhimedes 'in birçok ünlü buluşu vardı. Bunlardan kendi adıyla anılanı en ünlüsüdür. Banyo yaparken vücudunun su içinde kalan kısmında bir hafiflik duyarak dışarı fırlayan ünlü bilgin, tarihe "Arkhimedes İlkesi" diye geçen ünlü buluşunu yapmıştı. Arkhimedes ilkesi kısaca şudur: Bir akışkan sıvı (sıvı ya da gaz) içine batırılan katı bir cisim, taşırdığı akışkanın ağırlığına eşit bir kuvvetle aşağıdan yukarı doğru itilir. Bu cisimlerin ağırlıklarının azalmış gibi gözükmesi, yukarı iten kuvvetin  yer çekimi ile ters yönde oluşundandır.

Arkhimedes birçok geometri problemini inceledi. Yunan sayı sistemini geliştirdi. Kaldıraç ve kaldıraç yasalarını buldu."Bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım " sözü meşhurdur.

İ.Ö.214 yılında, Romalılar Syrakusai kentini kuşattılar. Arkhimedes kentin savunması için bulduğu aygıtlarla Romalılar'ı üç yıl oyaladı. Çok uzaklara ok ve taş atan aygıtlar (mancınık) yaptı. Küresel aynalarla güneş ışınlarını gemilerin yelkenleri üzerinde yoğunlaştırarak, Roma donanmasını yaktı. Sonunda Romalılar kente girdiler. Roma komutanı büyük bilgine dokunulmamasını istedi. Ne var ki, bir Roma askeri, söylediklerini cevaplamayan bilgine kızarak onu öldürdü. Söylentiye göre Arkhimedes o sırada bir geometri problemini çözmekle uğraşıyordu.

ARŞİMED PRENSİBİ

Hidrostatiğin temel prensibi olan bu prensip, sıvı içinde batan cisimlerin sıvı tarafından kaldırıldıklarını ve kaldırma kuvvetinin değerini belirtir.

Gerçektende sıvı içerisine  batan bir cismin sıvı tarafından yukarı doğru itildiğini herkes gözlemiştir. Buna sıvı itmesi denir. Sıvı ilkesinin nedeni, sıvının içindeki cismin alt yüzeyine daha çok basınç kuvvetli uygulamasıdır. Sıvıların içlerindeki cisimleri yukarı doğru kaldırma nedenlerini düşünen Arşimet, sonunda nedenini buldu. Arşimet prensibine göre "sıvı içerisine batırılan cisimler, sıvı içinden taşırdıkları sıvı ağırlığı kadar bir kuvvetle aşağıdan yukarı doğru iletilirler. “Buna göre cisimler battıkları sıvı içinden kendi hacimleri kadar sıvı taşırırlar. Bu hacimdeki sıvının ağırlığı kaldırma kuvvetine eşit olacağından "kaldırma kuvveti=Cismin batan kısmının  hacmi sıvının yoğunluğu" şeklinde ifade edilebilir.

Yukarıdaki sonucu teorik olarak şöyle gerçekleriz.

Cismin yukarı doğru itilmesine neden, sıvının cisim üzerin uyguladığı basınç kuvvetlerinin farkıdır. Şekilde görüldüğü gibi bir sıvı içerisindeki silindirin yan  yüzeyine eşit ve zıt yönlü F basınç kuvveti uygulandığından bunlar birbirini dengeler. Yani yan yüze etki eden basınç kuvveti bileşkesi sıfırdır. Cismin üst ve alt yüzüne etki eden basınç kuvvetlerinin değerleri sırasıyla


F1=h1.d.A F2=h2.d.A dır. Burada d sıvı yoğunluğunu, A silindirin alt ve üst taban yüzeylerini göstermektedir. Kaldırma kuvveti Fk=F2-F1 olacağından

Fk =h2dA-h1d.A bu da fk=d.A (h2-h1)/h

h silindirin hacmini gösterdiğinden fk=d.V bulunur.

Buradan Arşimet prensibinin yorumu yapılabilir. Kaldırma kuvveti sıvı yoğunluğu ile sıvı içindeki cismin hacmi çarpımı kadardır. Arşimet prensibini deneysel olarak ta doğrulayabiliriz. Arşimet terazisinin  bir  kefesine boş bir kap konur ve bu kefenin altındaki çengele bir metal silindir asılarak terazi dengeye getirilir. Bundan sonra kefeye asılı bulunan cisim, bir taşıma kabını dolduran suya batırılır ve taşan su alınır. Bu sırada terazi dengesi bozulmuştur. Taşan bu cismin asılı bulunduğu kefedeki boş kaba konursa denge yeniden kurulur. Deneyi başka bir sıvı ile tekrarlarsak, aynı sonuca ulaşırız. Sıvıların kaldırma kuvveti, cismin sıvı içinden taşırdığı sıvının ağırlığı kadardır.

Arşhimed prensibi ile cisimlerin yoğunluklarının bulunması

Arşimet prensibinden yararlanarak cisimlerin yoğunluklarını bulabiliriz.Bunun için dinamometre ucuna bağladığımız cismin ağırlığını ölçeriz.,buna Gn diyelim cismin tamamen su içine daldırılıp ağırlığını ölçeriz,buna da GSu diyelim.Gn-Gsu cismin hafifleme miktarı suyun kaldırma  kuvvetine eşittir,suyun yoğunluğu l gr/cm3 olduğu için bu değer aynı zamanda cismin hacmini gösterir.

Bu halde cismin yoğunluğu (dc)

dc=Gn/Gn-Gsu

bağıntısı ile bulunur. Eğer cismi birde  yoğunluğu bilinmeyen bir sıvı içine tamamen batırıp ağırlığını ölçer ve buna da G sıvı dersek Gn-G sıvı sıvının kaldırma kuvvetini yani cisim hacmi kadar sıvı ağırlığını gösterir ki, buradan sıvının yoğunluğu (d3) yandaki bağıntı ile bulunur.

Şekilde deneyde elde edilen ölçülere göre yukarıdaki bulduğumuz bağlantıları kullanırsak

Gn=78 gr ise
Gsu=68 Gr
Gsıvı=69 gr.

ARNOLD     İSAAC NEWTON

ABD'li hukukçu ve yazar (Otsego County'de Hartwick 1815-chicago 1884).New York'ta hukuk öğrenimi gördü.1835 te baroya alındı.1836 'da Chicago 'ya yerleşerek avukatlıkla siyaseti bir arda yürütmeye başladı.1861 ile 1864 arası dönemde kongre üyesi olarak görev yaptı.1862 de ABD topraklarında köleliğin yasaklanması önerisi yasalaştı.1866 da siyasetle uğraşmayı bırakarak kendini tarihsel çalışmalara atadı.Başlıca eserleri:the hıstory of Abraham Lincoln;and the Overthrow   of slavery (Abraham Lincolmun öyküsü ve köleliğin kaldırılması) 1866 The Life Abraham Lincoln (Abraham Lincoln'un yaşamı) 1885 ve bir savunma niteliğindeki The Life of Benedict Arnold (Benedict Arnold'un yaşamı) 1880 

AŞİK MAHSUNİ BERÇENEKLİ

(1943–2002) Asıl adı Şerif Cırık'tır.Afşin'in Berçenek köyünde doğmuştur. Günümüzün en ünlü halk ozanlarından biridir. Taşlamaları ve yermeleri ile tanınır. Top- lumsal konulara ağırlık veren ozan, Yaşamı tüm boyutlarıyla topluma yansıtmaya çalışır.

Siyasi dönmelerin etkisiyle yaptığı çalışmalar toplumun çeşitli kesimlerinin tepkisini çekmiş.Zaman zaman gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır.12 Eylül 1980 sonrası konulan yurt dışına çıkış yasağı nedeniyle sağlığının bozulması üzerine tedavisini de geciktirmiştir.Yurt dışına tedavi amacıyla çıkmış ve 2002 yılında Almanya'da tedavi görmekte olduğu hasta hanede vefat etmiştir.Cenazesi yurda getirilerek kültür Bakanlığı'nın da katkılarıyla törenle toprağa verilmiştir.

ÂŞIK PAŞAZADE

Tarihçi. Amasya 1400-İstanbul 1502 – 14.yy.şair ve mutasavvıflarından Âşık Paşa'nın üçüncü kuşaktan torunudur. Yaşamı üzerindeki bilgilerimiz hemen yalnızca yazmış olduğu Osmanlı tarihine dayanmaktadır. Asıl adı Ahmet, Unvanı Derviş olan Âşık Paşazade 36 yaşında Hacca gitti. Hacdan dönünce Rumeli beylerinden Paşa -Yiğit  Oğlu İshak Bey 'in esirgemesinde Üsküp'te oturdu. Onun oğullarıyla akınlara ll. Murat’ın gazalarına katıldı. Fatih zamanında'da akınlara katılan Derviş Ahmet bu padişahtan da iltifat gördü.

İstanbul'a gelerek Fatih semtindeki   Haydar Mahallesi’nde Âşık Paşa adına bir mescit yaptırdı. Bırakmış olduğu eserde 1502 yılı olayları anlatıldığına göre, bu tarih te hayatta olması gerekiyor. Son bir kaç yıllık olayları bir başkasının eklemiş olduğu düşünülebilirse de ll.Bayezid zamanında yazılmış anonim bir tarihte Âşık Paşazade'nin 100 yaşında bulunduğundan söz edilmesi ölüm tarihinin 1502 den sonra olabileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

ÂŞIK PAŞA

1272–1333 arsında yaşadığı ve yaşamı üzerinde fazla bilgi mevcut değildir.

Asıl adının Ali olduğu, Horasanlı Baba İlyas Soyundan Baba Muhlis'in oğlu olduğu bilinmektedir. Bir ara elçi olarak Mısır'a gittiği dönüşte Emir Çobanoğlu Timurtaş'ın  vezirliğini yaptığı, onun düzenlediği ayaklanma başarısızlığa uğrayınca, Mısır’a kaçtığı belirtilir. Bir süre Mısır'da hapis yattığı, dönüşte Kırşehir'de hastalanarak öldüğü sanılmaktadır. Âşık Paşa çağının siyasal eylemlerine karışması, Kırşehir’de kurduğu zaviyede Sünni inançlara uygun bir tasavvuf düşüncesini yaymıştır.

İyi bir öğrenim görmüştür. Güçlü bir ozan olmamasına karşın Türkçe'nin gücünü kavramış, Ulusal dile dayanan bir edebiyat kurmaya çalışmıştır.

Yazdıklarını halkın anlamasına verdiği önemi:

Gerçi kim söyledi bunda Türk dili
İlle malum oldu mana menzili

Dizeleriyle dile getirir. Çağına egemen olan dil anlayışına da

Çün bileşin cümle yol menzillerin
Yirmegil sen Türkü Tacik dillerin

Kamu dillerde var idi zabt ü usul
Bunlara düşmüş idi cümle ukül

Türk diline kimsene bakmaz idi
Türkler'e hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi  iblmez idi ol dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri

Dizeleriyle eleştirir.

Âşık Paşa’nın en ünlü yapıtı. "Garibname " ve öbür yapıtları incelendiğinde, öğretici olma kaygusunun, sanatsal amaçlara üstün tutulduğu görülür. Ama bir mutasavvıf  ve Türkçeci olarak kendinden sonra gelenleri etkilemiştir. Süleyman Çelebi'nin Mevlidi'nde Âşık Paşa'nın etkisi belirgindir. Şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanmıştır. Yunus Emre biçimiyle yazdığı şiirleri de vardır.

Yunus emre etkisindeki İlahi ve gazelleri, Abdülbaki Gölpınarlı'ca Yunus Emre ve Tasavvuf (1961) adlı kitapta toplanmıştır. Fakr-name, Vasf-ı  hal, Hikâye ve Kimya Risalesi adlı mesnevileri de Agâh Sırrı Levent 'çe yayınlanmıştır.(1953–1954)

ÂŞIK VEYSEL

aşik veyselSivas'ın Şarkışla ilçesi Sivrialan köyünde doğmuş saz şairi (1894–1973).Ailece çiftçiydiler. Yedi yaşında yakalandığı çiçek hastalığı sonunda gözlerini kaybetti. Çevre geleneği onu sazla ilgilenmeye ve zamanla Çamşıklı Ali Ağa'dan saz dersleri almaya ve saz çalmaya başladı. Ezberlediği usta şiirlerini okudu, müziğe uydurdu. İlk evliliği mutsuz bir evliliğe dönüşmesi şairi köy köy kasaba kasaba dolaşmaya başladı. Cumhuriyetin 10.yılında Ankara'ya kadar geldi. A.Kutsi Tecer'in Sivas'ta ki öğretmenliği sırasında 1930–1934 düzenlenen halk şairleri bayramında dikkati çekti. Köy enstitülerinde saz ve Türkü öğretmenliği yaptı. İlk kitabı deyişler 1944 te basıldı. Sonraki eserleri sazımdan sesler adlı eserde toplandı. Sazla şiir söyleme tekniği  hece vezniyle dörtlük birimi daha çok koşma biçimiyle yalın dili Veysel'in tam bir halk ozanı saz şairi sayılmasını gerektirir. Çağdaş bilinçle işlediği konular zenginliği, ince duyarlığı, çok özgün ve duyulmamış imgeleriyle güncel şiirimizde onurlu bir yeri hak eder.

Âşık Veysel aşk,doğa,tasavvufi inançlar,toplumsal gerçekler gibi,değişik konuları halk şiiri geleneği içinde ustaca birleştirmiştir.Çağdaş kültür verilerinden de yararlanarak halk şiirinin dil deyiş ve öz açısından zenginleşmesine katkıda bulunmuştur. Zengin, aydınlık, iyimser iç dünyası, şiirlerine de yansıtmıştır. Şiirlerinde yerel deyişlerle beslenmiş arı bir dil kullanmıştır. Bilime gelişime inanan demokrasiyi yücelten, yurt sevgisini öne alan ozan 1940 ların kültür politikasının da etkisiyle geniş kitlelerce tanınmış ve sevilmiştir.

Doğa sevgisini ve toprağa bağlılığı güçlü bir biçimde vurgulayan "Kara toprak" şiiri ozanın duyum gücünü, yaşamı algılayış ve yorumlayış biçimini de yansıtır.

Şiirleri: Deyişler (1944),sazımdan Sesler (1950), Dostlar Beni Hatırlasın (1970) adlı kitaplarda toplanmıştır.

Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sadık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sadık yârim kara topraktır.

Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sadık yârim kara topraktır.

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sadık yârim kara topraktır.

ATTİLA İLHAN

 attila ilhanMenemen 1925 Şair ve yazar İzmir’deki öğrencilik yıllarında özendiği yasa dışı örgüt kurma suçlamasıyla öğrenimi bir süre engellendikten sonra İstanbul Özel ışık lisesini bitirdi.(1946)Aynı yıl tanınmayan bir yazar olarak CHP şiir yarışmasında C.S.Tarancı'dan sonra ikincilik ödülü alması (Cebbaroğlu Mehmet) dikkatleri üzerine çekmesini sağladı. Üç kez gidip altı yıl kaldığı Paris kültür çevrelerinde beslendi. Gözlem ve okumanın bütün nimetlerinden yararlandı.Sinemaya emek verdi.(eleştiri ve senaryolar Ali Kaptanoğlu takma adıyla) Kalemini uzun süre gazetecilikte kullandı.(Demokrat İzmir Gazetesi genel yayın yöneticiliği,başyazarlığı,1975)bilgi yayınevi'nin Ankara'da danışmanlığını yürüttü.Çeşitli gazetelerde günlük ve haftalık yazıları yayınlanmakta olup.1982 :Batının deli gömleği ,1982 ,Sağım solum sobe1985,şiir deneme roman köşe yazısı senaryo eleştiri türlerinin hepsinde benzersiz ürünler veren Attila İlhan yazarlığının istediği özgün ve saygın eserler oluşturarak saygın bir yer edindi.Gençlik yıllarında ki  toplumcu görüşlerinden tamamen uzaklaşmadıysa da özellikle dil ve cinsel sağlık konularında zaman zaman gerilere düştü.Soğalın karşısındaki her çeşit sapıntılara özgürlük adına gereğinden çok önem verir göründü.Şiirsel anlatımını romanlarında da geçerli kıldığı yanılgı dönmeleri oldu.

Şiir kitapları:sisler bulvarı,Yağmur Kaçağı,Ben sana mecburum,Bela çiçeği,Yasak Sevişmek,Tutuklunun günlüğü,TDK şiir ödülü.Böyle bir sevmek,Elde var hüzün,İlk iki romanından sokaktaki adam,Zenciler birbirine benzemez,Kurtlar sofrası(2 cilt),Bıçağın ucu,Sırtlan Payı,Yaraya tuz basmak,Fena Halde Leman,Dersaadette sabah ezanları,Hoca Hanım Vay.

Gezi notları:Abbas yolcu Ayrıca Hangi sol,Hangi Batı,Hangi Seks,Hangi sağ,Gerçekçilik savaşı,Hangi Atatürk,

ATİLLA ÖZKIRIMLI

(1942-   ) Yazar Adana ve Maraş Liselerinde okudu.İstanbul Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ni  Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi.(1968) Hacettepe Üniversitesi Temel Bilimler Yüksek Okulu'nda öğretim görevlisi olarak çalıştı.(1969–1972) Gazete ve Yayınevlerinde düzelticilik ve Danışmanlık yaptı.(1973–1978) İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'nde başladığı  Edebiyat Öğretmenliğini İstanbul Devlet Konservatuarında sürdürdü.İlk şiir ve öyküleri Su ve Düzlem dergilerinde yayınlandı.(1963).Sonraları Türk Dili,Soyut, Papirüs, Milliyet sanat, Cumhuriyet, Birikim gibi dergi ve gazetelerde yayınlanan kitap tanıtma yazıları ve eleştirileriyle tanındı. Edebiyat tarihine ilişkin incelemeleri de vardır.

Başlıca eserleri: Kabusname(1973),Nedim (1974),Ahmet Haşim (1974),Tevfik Fikret (1978),Sabahattin Ali (1979),Türk Edebiyatı Ansiklopedisi (4 cilt 1982)

ATTİLA

Batı Hun hükümdarı (400–453)

Babasının sağlığında gençliğinin bir kısmını Roma'da geçirerek onların siyaset ve askerlik bilgilerini öğrendi. Amcası , Ruga'nın ölümü  üzerine kardeşi Bleda ile birlikte tahta çıktı.445 te kardeşini öldürerek tek başına imparator oldu.Bizanslılar la önceden yaptığı anlaşmayı bozarak büyük bir ordu ile Balkan seferine çıktı,bugünkü,Büyük Çekmece'nin bulunduğu yere kadar ilerledi.Burada Bizanslılar la Anatolios antlaşması'nı yaptı. Bizans oldukça ağır şartlarla bu antlaşmayı onaylamak zorunda kaldı.Ama447 de yeni bir antlaşmayla şartlar yumuşatıldı.

Bu tarihten sonra Attila Bizans'la değil   Batı Roma İmparatorluğu ile uğraştı.451 de çıktığı Galya seferi hem Roma ordularını hem de Hunlar'ı ağır kayıplara uğrattı.Attila Tuna kıyısına çekilip kışı geçirdi.Askeri eksiklerini ve kayıplarını gidererek Kuzey İtalya'ya yürüdü.452;Roma 'ya kadar ilerledi.Ordusu bitkin düşen Attila ,Papa ll Leo'nun ricasını kabul etmek bahanesiyle Roma'ya girmekten vazgeçerek geri çekildi.453 te evlendiği gece ölü olarak bulundu.

Attila sade bir hayat süren zalim ama çevresinde adil olarak tanınan bir hükümdardı. Yaptığı sürekli akınlar ve savaşçılığı nedeniyle Batı halklarınca "Barbar" diye nitelendirildi.Oysa o dönemlerin diğer hükümdarları ondan daha az kan dökmüş değildir.Burada önemli olan,o dönemde Avrupa'da Hıristiyanlığı kabul etmeden kalmış tek büyük kitlenin , Hunlar olmasıdır.Bu da Hıristiyanların Hunların güçlü hakanına niçin "barbar,zalim,yıkıcı" sıfatlarını yakıştırdıklarını anlaşılır kılar.Şaman dininden olan Attila'nın Hun devleti açısından önemi 45  i aşkın ayrı soydan gelen kavim ve devleti kendi birliği altında toplamasıdır.Hunlar bu liderden yoksun kaldıklarında dağılmış,eriyip gitmişlerdir.

ATATÜRK MUSTAFA KEMAL

 1881–1938 T.C.Kurucusu ilk Cumhurbaşkanı.Selanik te Kasımıye mahallesi’nde doğdu annesi Zübeyde Hanım Babası gümrük kolcusu Aliriza Efendi'dir.Ailesinin beş çocuğu olmuşsa da makbule dışındakiler yaşamamıştır.Mahallesinde başladığı öğrenimine babasının ölümü üzerine bir süre ara vermek zorunda kaldı.1893 yılında Selanik Askeri Rüştiyesi’ne başladı.1896 yılında Mustafa Kemal Manastır Askeri lisesi'ne girdi.Makedonya'nın bu önemli kenti o nu derinden etkiledi.Lise sonrası 1899 da İstanbul'da harp okluluna başladı.Derslerindeki başarı ve ardından 11 Ocak 1905 te kurmay yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı.
Bu arada siyasal etkinliklerini sürdürdüğü gerekçesiyle tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra Şam'da 30.süvari alayı'na atandı."Vatan ve hürriyet" cemiyetini kurdu. Ekim 1906.Cemiyetin bir şubesini kurmak için Selanik'e gitti. Dönüşünde Makedonya'da ki Manastır 3.ordu kurmay başkanlığına atandı. Manastır'a giderken Selanik'teki karargâhta görevlendirildiğini öğrendi. Selanik’te İttihat ve terakki cemiyetine girdi.

Kısa bir süre sonra ll. meşrutiyet ilan edildi.31 Mart olayından sonra İstanbul'a gelen Harekât ordusunda Kurmay heyetinde yer aldı. Ordunun siyasetten uzak olmasını isteyen M.Kemal çeşitli dış görevler alarak İstanbul'dan uzak kalmayı yeğledi.
İtalyanların Trablus’u işgal etmeleri üzerine M.Kemal Mısır üzerinden gizlice Trablusgarp'a geçti. Orada gizlice buluştuğu Osmanlı subayları ile  İtalyanlar a karşı savaştı.9 Ocak 1911 de Tobruk savaşı'nın kazanılmasında büyük katkısı oldu. Bu nedenle binbaşılığa yükseltildi.

Balkan savaşları ile Edirne yakınlarına kadar gelen Bulgar ordusundan Edirne'yi geri alan ordunun oluşturulmasında önemli rol oynadı.

Balkan savaşının bitiminden 1.Dünya Savaş'ının başlamasına kadar olan dönemde Sofya'da Askeri ateşe olarak görev yaptı. Burada yarbaylığa yükseltildi.
1.Dünya Harbi'ne girilmesine karşı olan Mustafa Kemal bir oldubitti ile Osmanlı Devletinin savaşa girmesi üzerine aktif görev isteyen Mustafa Kemal 19.Tümen komutalığı ve ardından katıldığı Çanakkale Savaşları'nda  Koca çimen, Arıburnu ve Conk bayırı nı güçlü bir dirençle savundu. Bu başarısı sonucu Haziran 1915 te albaylığa yükseltildi. Anafartalar Grubu komutanlığına getirildi.1916 da Doğuya giderek Bitlis ve Muş'u Ruslar dan geri aldı.Mirlivalığa yükseltilerek Suriye'ye Yıldırım Orduları Grubu komutanlığına atandı.1917 de Vahdettin'in Almanya gezisinde görevlendirildi.1918 de Vahdettin Padişah olunca M.Kemal Padişah tarafından yeniden Suriye'deki ordu komutanlığına atandı.Ordusununun çölde kırılmasını önleyerek Şam'a çekilmesini sağladı.sağlam bir savunma hattı kurdu.30 Ekim 1918 de Mondros Ateşkes antlaşması ile Osmanlı devletinin yok olma fermanı hazırlanmış bu durumu İçine sindiremeyen M.Kemal Padişah ve ülkenin ileri gelenleriyle yaptığı görüşmelerden istediği sonucu alamayınca  tek çıkar yolun bir kurtuluş savaşı olduğunu fakat bunun için Anadolu'ya geçilmesi gerektiğini planlayıp  ardından da Anadolu'daki Pontus çetelerinin hareketlerini takip ve bastırması için 3.Ordu müfettişliğine atandı.

19 Mayıs 1919 da Samsun'a çıktı. İlk olarak Müdafaa-,hukuk Cemiyetlerinin birleşmesini sağlamaya çalıştı. Çalışmalarından rahatsız olan İstanbul hükümeti  onu geri çağırınca görevinden istifa etti.23 Temmuz–7 ağustos 1919 da Erzurum Kongresi ardından 4–7 Eylül 1919 da Sivas Kongresi toplandı burada Anadolu ve Rumeli Müdafaa i hukuk cemiyeti kuruldu. Böylece cemiyetler arasında birlik sağlandı.27 Aralık 1919 da Ankara 'ya geçti.İstanbul'da toplanan Millet meclisi Misak-ı Milliyi kabul etti.İtilaf devletlerinin İstanbul'u işgal etmelerinin  ardından Millet Meclisi de dağıtıldı.

23 Nisan 1920 de Ankara’da T.B.M.M. toplandı M.Kemal İlk başkan seçildi.30 Nisan da da TBMM Türkiye nin tek temsilcisi oldu. Yunanlıların Anadolu'da ilerleyip Sakarya'ya dayanması üzerine Mustafa Kemal'e Meclis tarafından Başkomutanlık ve tam yetki verildi.22 gün ve 22 gece süren savaşta Yunan ordusu perişan bir halde geri çekildi. Meclis bu büyük zaferden sonra M.Kemal'e MAREŞAL  RÜTBESİ VE GAZİLİK UNVANI VERDİ.

Bir yıl boyunca Baş Komutanlık yetkisi üçer aylık sürelerle uzatıldı.

26 Ağustos 1922 de büyük Taarruz başlatıldı. Baş Komutan M.Kemal Paşa harekâtı yönetmek üzere Kocatepe'ye geldi.30 ağustos günü Dumlupınar Meydan Muharebesi kazanılınca Yunan Ordusu'nun kaçışı başladı. Türk ordusu 9 Eylülde İzmir'e girdi.11 Ekim 1922 de Mudanya Mütarekesi’nin imzalanmasıyla savaş sona erdi. Bunu 11 ay süren diplomatik mücadelelerden sonra imzalanan Lozan Antlaşması izledi.24 temuz1923
9 Eylül 1923 te cumhuriyet Halk Fırkası'nı kurdu.29 Ekim 1923  te Cumhuriyet ilan edildi. M.Kemal İlk Cumhurbaşkanı seçildi.26 Kasım 1934 de meclis tarafından kendisine Atatürk soyadını verdi."Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesini benimsedi.10 Kasım 1938  sabahı saat 09.05 te Yaşama gözlerini yumdu.

AZİZ MAHMUT HÜDAİ

Celvetiye tarikatının kurucusu. Din bilgini şair.(Koçhisar 1542-Üsküdar 1628) Babası fazlullah; Mahmut bin Mahmut tarafından yetiştirildi. Derslerini izlediği Molla Nazırzade'nin ardından Edirne ye giderek hocasına muid (yardımcı ) oldu.1570.Bir süre hocasıyla birlikte Şam ve Mısır'da yaşadı.Halvetiye tarikatından şeyhle tanıştı.1573 te döndüğünde Bursa'da müderris oldu.1576 da gördüğü bir rüyanın etkisinde kalarak Şeyh Üftade'nin tarikatına girdi.Üsküdar da küçük Çamlıca'da ki çilehane'ye çekildi.1594–1595 de tekke ve mescidi yapılıncaya kadar   da Rum Mehmet Paşa camisi yanındaki bir evde kaldı.(1584–1594) İçinde semahane,kütüphane,çeşme,türbe,imaret ve hücrelerinde bulunduğu tekke,şairlerin, müzikçilerin din bilginlerinin toplandıkları yer durumuna geldi.Hüdayı 1593–1594 te Fatih Camisi'ne vaiz oldu.Mescidi genişletilip camiye dönüştürülünce vaazlarını burada vermeye başladı.S.Ahmet camisi ibadete açılınca Padişah 1.Ahmet'in isteğiyle bu camide ayda bir vaaz verdi.Padişah ve Valide Handan Sultan da kurduğu celvetiye tarikatına girdiler.Daha sağlığında hakkında birçok menkıbe yaygınlaşmıştı.

Ölümünden sonra Üsküdar da camisinin yanında ki türbeye gömülünce külliyesi bir ziyaret yeri oldu. Tekke ve tasavvuf şairlerinin önde gelenlerinden sayılır. Şiirlerinden bir bölümünü hece bir bölümünü aruz ölçüsünde yazmıştır. Bir divan’ı vardır. Bunun dışında Türkçe ya da Arapça olarak yazdığı eserlerinden başlıcaları Nfaisü-l Mecalis,tarikatname,Tezakir -i hüdayi,Fenafillâh ve Bekabillah konusundaki Türkçe manzum ve Necat-ül Garik fi-l-Cem   vet-Tefrik

..

...

Lütfen Paylaşalım

.

site ekle site ekle http://www.iyisayfa.net/