foto1
Belge form dökümanlar evrak
foto1
Windows word excel powerpoint access frontpage ms paint
foto1
Soru bankası tüm sınıflar branşlar için sorular bilgisayar testleri
foto1
Eba zümre plan hem zümre ve planları
foto1
Açıklamalı atasözleri ve deyimler biyografiler il il Anadolu efsanleri
Atama sorgu zümre eba sivil savunma öğretmen ders kitapları hem gorev dağılımı öğretmen nobet çizelgesi çevre formu çalışma programı arşiv açık öğretim osym teog yök duyuru trafik işaretleri sözler bilmeceler deprem beynimiz çocuğa dini bilgiler sorular cevaplar verimli ders çalışma burs verenler üniversiteler güvengen davranış meb yüz eser sınav soru cevap amerikanın keşfi soykırım Türk tarihi devletleri eğitim motivasyon videoları word excel point mspaint wordart program yazılım donanım skype ascii dos outlook internet frontpage .Read More...

Bizim Okul

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

.

...

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 


Kayseri

Abdi Dede Söylencesi

Abdi dede dünyadan elini eteğini çekmiş tek başına yaşayan yaşlı bir kişidir. Tüm zamanını hücresinde Kur'an okuyarak geçirir. Çevresinde sevilip sayılmasını çekemeyen yedi kişi "Şeriattan taş kopardı" (Şeriata aykırı davranışta bulundu) diye onu taşa tutar, daha sonrada kadı önüne çıkartırlar. Kadı da dedeyi çekemeyenlerdendir. Asılmasını buyurur. Müftünün onayıyla Dede'yi  Arastabaşı'na götürüp asarlar. Hücresinde kalan eşyasını almak için döndüklerinde Abdi Dedeyi Kur'an okurken görürler. "Darağacından kurtulmuş diye Abdi Dede'yi yaka paça yine kadıya getirirler. Oradan Arastabaşı'na varırlar ki ne görsünler, Dede asılı duruyor. Yanlarında götürdükleri Dede darağacındaki cansız bedene "Sana selam olsun ey Hakk’ın kulu diye yanıtlar adamlar olanlara cevap veremezler, ikinci Dedeyi de asar ve malına el koymak için hücreye dönerler Bu kez de Abdi Dede'yi Kur'an okurken bulurlar. Yeniden darağacına götürürler dede cesetlere :"Size selam olsun ey Peygamber'in ümmeti iki Abdi" diye seslenir. Cesetler: "Ve aleykümselam Ya Hu" diye yanıtlar.

Adamlar aman vermeyip  üçüncü Dedeyi de asarlar. Durumu öğrenen Kayserililer ayaklanarak Dede’nin asılmasına karar veren Kadı’yı, müftüyü ve yedi adamı öldürürler. Üç Abdi'yi darağacından indirirler, yıkayıp üçünü bir araya gömerler.

Hacı İbrahim Devletli söylencesi

Havatan köyünde İbrahim adlı bir çoban yaşamaktadır. Günün birinde çobanın beyi, hacca gider. Bey hacda iken hanımı güveç pişirir. Güveci tek başına yemek içine sinmez. Bunu anlayan İbrahim güveci alır, Kâbe’yi tavaf etmekte olan Bey'e buğusu üstündeyken yetiştirir, döner.

Bey Hac dönüşü İbrahim'i sürünün başında uyurken bulur. Koyunlar dağın eteğindeki ırmağa girmiştir. Çok kızar İbrahim'i tekmeleyerek uyandırır. Çoban ırmağın üzerinden yürüyerek koyunları sudan çıkarır. Kaşla göz arasında sürüyü toplar. Bey onun ermiş olduğunu anlar. İbrahim Bey'in hizmetinden ayrılır. Yalnız yaşamaya başlar. Yöre halkının sevgisini saygısını kazanır.

Kırklareli

Kaynarca deresi söylencesi

Bir zamanlar Tuna boyunda sürüsünü yayan bir çoban, başkalarının tarlasına kaçan mor koçu çevirmek ister. Tarla ırmağa çok yakınıdır. Seslenir, çağırır, koçu döndüremez. Kırlarda kendi bıçağı ile nakışladığı. Özenle işlediği hiç elinden bırakmadığı bir değneği vardır. Kızgınlıkla onu koça fırlatır. Hayvan döner ama değnekte Tuna 'ya düşer, düşer düşmez de yitip gider. Çok üzülen  çoban arar  tarar bir türlü değneğini bulamaz.

Aradan yıllar geçer. Göçmen olarak Türkiye'ye gelen çoban, bir gün Kaynarca'dan geçerken Kaynarca Deresi'nin gözesine yakın kahve kapısında asılı bir değnek görür. Gözlerine inanamaz. Yaklaşır evire çevire bakar. Değnek yıllar önce Tuna'da yiten değneğidir. Merakla kendisini izleyenlere bunu söylerse de kimseyi inandıramaz. “Biz onu suyun gözesinde bulduk, nasıl olur?" derler. Çoban da değneğin bir ucundaki burgulu boşluğa ağasından aldığı hakları altına çevirerek yerleştirdiğini söyler. Burgulu yeri açar ve altınlarına kavuşur.

Böylece yöre insanı, doğası, yaşamıyla göçtüğü yerlerle bağlantı kurmakta Kaynarca Deresi'ne "Tuna Kızı" gözüyle bakmaktadır.

Ceylan köy söylencesi

Ceylan köy ‘ün eski adı Mandrisa'dır. Bir zamanlar Istranca ormanları Lüleburgaz'a değin uzanmaktaydı. Günün birinde Padişah ormanda avlanırken karşıdan gelen bir gelin alayı görür. Yaklaşır gelini görmek ister. Gelinin yüzü açılır ki ay parçası gibi bir kız!. Padişah’ta bu güzellikten etkilenir. "Ceylan gibi güzel bir gelin" der, ona mutluluk diler. Önlerinde uzanan araziyi gelin gittiği köye düğün armağanı olarak bağışlar. Bu arazi günümüzde Taşlı ile Hamzabey Köyü arasındaki "Ceylan" diye anılan topraktır.

Bundan sonra Mandrisa'nın adı da Ceylan köy olur. Daha sonraları göçler sırasında orman içinde yer açılıp Ceylan köy' le  düğün armağanı arazi arasında bir köy kurulur.

Mahya Baba söylencesi

Mahya Baba "Ay Dede" diye anılan ermiş bir kişidir. İyilikten, güzellikten ve dostluktan yana bir kişidir. Yöre halkınca çok sevilir. Ayçiçekleri de ona hayrandır. Gece gündüz yüzlerini ona çevirir yine de doyamazlar. Kırklareli'nde bu kadar çok Ay çiçeği yetişmesi  Mahya Baba'ya olan tutkularına bağlıdır.

Mahya Baba o yıl yapılan iyiliklerden, kurulan dostluklardan hoşnut olmuşsa Ayçiçekleri de bol ürün verir, yöre halkını sevindirir. Baba hoşnut değilse , ayçiçekleri kavrulup gider. Yöre insanları darlığa düşer.

Kırşehir

Ahi Evran a ilişkin söylence

İlk işçi esnaf örgütünün kurucusu olarak bilinen Ahi Evran bir ermiş olarak bilinir ona  ilişkin yapılan birçok söylence vardır. Bunlardan  biri de şudur:

Ahi Evran, bir gün Hacı Bektaş'ı Veli'yi Kırşehir'e davet eder. İki dost Özbağ deresi kıyısında sohbete tutuşur, ama kurbağaların sesinden bir türlü rahat edemezler. Ahi Evran dayanamıyor ve:

-"Ya siz susun biz konuşalım yada biz susalım siz konuşun!" deyince kurbağaların sesi kesilir. O gün bu gündür bir daha kurbağaların sesi Özbağ Deresi'nde duyulmaz.

Hacı Bektaş'ı Veli'ye ilişkin söylence

Bir gün dervişin biri H. Bektaş’ı Veli'ye "Şeyh nedir?, sadık nedir, muhip nedir?, Aşık nedir?" diye sorar. "Erenler bize beyan eder mi? " Hacı Bektaş'ı Veli bu soruyu cevaplamaz. Bir başka derviş çağırır.: “Dervişim Kara Reis'te bize atanmış bir para vardır. Git al getir." der. Derviş "Nereye gideyim, Kara Reis'i nerede bulayım. “diye sorunca, Hacı Bektaş'ı Veli hoşnutsuzluğunu belli eder. Bir başka dervişini çağırır. O da Kara Reis'in yerini, oraya nasıl varacağını sorunca, bekleyen dervişe döner. Görevi ona verir. Derviş bir şey sormadan yola düşer.

Gide gide bir yere varır neresi olduğunu sorunca Hindistan'ın Delhi Kenti olduğunu öğrenir. Sokak sokak dolaşırken yolu kent pazarına düşer. Birinin kendini çağırdığını görür. "Beri gel ey derviş, yanıma gel", şaşırır. Çağırana yaklaşır. Selamlaşırlar adam dervişi konuk eder. Yedirir, içirir, ağırlar. Ertesi sabah içinde bin altın bulunan bir kese verir. Derviş almak istemeyince  "Sen Hint diyarına bunu almak için gelmedin mi? Benim adım Kara Reis’tir. Bir gün Hint Denizindeydik. Birden zorlu bir fırtına çıktı, Her an batabilirdik. Ben duaya durup  erenleri yardıma çağırdım. Bin altın da kurtuluş armağanı adadım. O dakika geminin serenleri arasında bir ulu kişi belirdi. Duasıyla gemiyi kurtardı, varıp elini öptüm, adını bağışlamasını istedim, lütfedip söyledi. Adağı nasıl ulaştıracağımı sorduğumda "Günü gelince sana bir kimse salarım " dedi. O günden beri salacağı kişiyi nasıl bulacağımı düşünür dururum. Dün gece rüyama girdi. Senin geleceğini ondan öğrendim, bu para adak parasıdır" der.

Bundan sonra Kara Reis biner altınlık iki kese altın çıkarır."
şunun la dergahtaki canların kaşığı yansın, bu da senin ayak terin olsun" der .

Derviş şaşkın şaşkın sokakta gezinirken, dünya güzeli bir kızla karşılaşır. Büyülenmiş gibi onu izler. Evine dek gider. Üç gün üç gece kapısından ayrılmaz, görenler "o sana yar olmaz, çok altın gerek, gel vazgeç bu sevdadan" diye uyarırlar. Ama dervişin aklı başından gitmiştir. Üç bin altını verir. Kızı alır. Yalnız kaldıklarında aralarına bir el uzanır. Kız korkar. "Korkma " der derviş, o el pirimin elidir. Rum diyarından aramıza erişti. Bizi uyarır. Yanlış yoldasınız "der. Kız çok etkilenir. O ulu kişiyi merak eder. Altınlarını geri verir. "Beni de götür o mübareğin cemalini göreyim" diye yakarır.

Derviş kabul eder. "Erenler bizim eksik halimizi görüp yol cefası çektirmezler. "der demez kendilerini dergâhın önünde bulurlar. Haber salınır. Hacı Bektaş onları huzura alır. Derviş el etek öperek altınları verir. Kusurunun bağışlanmasını diler. Hacı Bektaş sorar.: "Bu olanların hikmetini bildin mi? Bu rumuzun sırrına erdin mi? Derviş şaşkındır. "Buyurun erenler şahı bilelim" der. Hacı Bektaş:

-Sen sordun Şeyh Nedir? Sadık Nedir? Muhib Nedir? Âşık Nedir? Biz de rumuzla haber verdik. Şimdi bu olanlardan sonra sadık sensin, Muhib Kara Reis'tir ki zor zamanında bizi yardıma çağırdı. Kurtulduğunda sözünü tuttu. Adağımızı verdi. Âşık’ta şu kızdır ki Elimizi görüp hikmetimize aşık oldu. Ta buralara geldi. Şeyhliği de biz ettik der.

Sonra Hacı Bektaş'ı Veli keseyi açar. Bin altını derviş güvenç  Abdal'a verir. "Kız senin helalindir" deyip nikâhlarını kıyar. Kızın cariyesi de oralara gelmiştir. Hacı Bektaş'ı Veli "üçünüz bir olun, biriniz sır olun" der.

İnanışa göre bu üç kişi kırklar meydanında türbede gömülüdür ve burası bir ziyaret yeridir.

Obruk dağına ilişkin söylence:

İnanışa göre mağaranın içinde ikiye ayrılan yolun birinde bir erkek öbüründe de bir kadın nöbet tutuyor, yol çok uzun olduğundan kimse sonuna varamaz. İçi su dolu olduğundan bir taş atılsa sular taşıp Kırşehir'i basacaktır. Girenler havasızlıktan boğulur bu yüzden kimse buraya giremez.

Mağarada bulunan büyülü bir elbise ele alınca dağılıp dökülür. Toplanıp yerine konursa eski haline döner.

Mağaranın demir kapısı ardında durup dinlenmeden birbirine sürtünüp bilenen iki kılıç vardır. Günün birinde bir yiğit bu kapıyı açacaktır. O yiğit başını bu kılıçlara kapılmadan geçerse içerde saklı her şey onun olacaktır.

Günün birinde mağaranın ağzı bir bir örümcek ağıyla kapalıdır. Görünümünün korkunçluğu yüzünden kimse oraya bakmaya cesaret edemez. Zamanla bir kuş oraya yuva yapar. Örümcek ona dokunmaz. Kuşun yavruları olur, büyümeye başlar. Bir gün bir yıla yavruları yemeye kalkınca örümcek onu ağına çekip öldürür. Bu yüzden örümcek Kırşehir'de kutsal sayılır.

Konya

Mevlana Celalettin Rumi'ye ilişkin söylenceler

Mevlana ile Şems arasındaki yakınlığı çekememektedir. Bunun üzerine Şems birden ortadan kaybolur. Ne zaman nereye gittiğini bilen yoktur.

Mevlana üzgün üzgün Konya çarşısında gezerken kuyumcular çarşısında altın varakları dövenlerin çekiçlerinden çıkan uyumlu sesleri duyar. Öyle bir ses oluşmuştur ki bu sese kendini kaptırır. Eli feracesinin yakasındadır. Evrenin düzeni güneş sistemi, gezegenler, uydular onların ilahi bir düzen içinde dönüşleri aklından geçer. Bu duyguyla dönmeye başlar. Herkes işini gücünü bırakıp onu izlemektedir. Gözlerini kapmış başını sağ omuzu üstüne eğmiştir. Bir kolunu gökyüzüne birini de aşağı doğru açmıştır. Kendinden geçmiş tüm acılardan sıyrılmıştır. İzleyenler arasında daha sonra Şems'in yerini alacak olan Selahattin Zerkubi de vardır. Mevlana'nın duygularını anlayan Selahattin Zerkubi de dönmeye başlar. Çevresindekilere tüm malını mülkünü bağışlayan Selahattin Zerkubi "Şeyhim" der "senden başka bir şeye ihtiyacım yoktur."

Mevlevi ayinlerindeki sema böyle başlar.

Mevlana babasının kabrini ziyarete gider. Her yan gül kokmakta, dallarda bülbüller ötüşmektedir. Mevlana bülbül sesinden bir türlü kendini duaya veremez. "İki bülbül bir diyarda ötemez biri susmalı der ve bülbül sesi kesilir. Bir daha da Konya'da bülbül sesi hiç duyulmaz.

Ölünce babasının yanına gömülen Mevlana'nın tabutu toprağa gömülürken babasının  tabutunun saygısından ayağa kalktığı söylenir.

Sultan'ul Ulemaya ilişkin söylence

Mevlana'nın babası Sultan-ül Ulema ya ilişkin ise söylence:

Belh' de bir cuma gecesi üç yüz müftü ve din bilgini aynı düşü görür. Muhammet Mustafa bir sahrada çadır kurmuş dinlenmekte sağ yanında Bahaeddin Veled durmaktadır. Müftüler ve bilginler uzakta diz çökmüşlerdir Peygamber bu din adamlarına döner ve şöyle der:"bu günden sonra Bahaeddin Veled'e, Sultan-ül Ulema deyiniz ve öyle hitap ediniz.

Ertesi gün Belh'de ki tüm bilgin ve müftüler Bahaeddin Veled'in müridi olur, aynı düşü gördükleri anlaşılır. Bahaeddin Veled onlar demeden düşünü onlara anlatır.

Nasreddin Hoca’ya ilişkin söylenceler

Bir söylenceye göre Halkın düş gücü Hoca'yı Hallacı Mansur ve Seyit Nesimi'yle arkadaş yapar. Buna göre Akşehir Medresesi'nde Seyit Hayrani'nin öğrencisidir. Mollalar bu üç arkadaşı çok sevmekte, zaman buldukça revaklı bahçede toplanan Hoca'nın fıkralarını, Nesiminin şiirlerini Mansur'un öykülerini dinlemektedirler.

Hayrani bir gün köyüne gitmek zorunda kalır. Çok sevdiği kuzusunu Nasrettin, Nesimi, Mansur üçlüsüne emanet eder. Bunlar bir gün yanlarına kuzuyu da alıp kırlara açılır. Bir süre sona canları acıkır. Kuzuyu kesip yemeye karar verirler. Mansur Kesimi, Nesimi deriyi yüzmeyi üstlenir. Hoca' ya: "Ya sen ne yapacaksın?" diye sorarlar. "Seyit efendi hoca ermişlerdendir ondan korkarım kuzuya dokunamam ama pişmişine de dayanamam... der kuzuyu kesip yerler.

Seyit Hoca dönünce durumu öğrenir çok kızar. "Kim kesti kuzumu çabuk söyleyin" der. Mansur başı önünde :"ben Hoca efendi" der. Nesimi de sözün ardını getirir. "bende derisini yüzdüm." Seyit Hoca bu kez de Nasrettin 'e döner "Ya sen sen ne yaptın?" Nasrettin Hoca: "Ben onların hallerine hem güldüm hem de etin ucundan biraz yedim." der.

O zaman Seyit Hayrani şöyle bir bakar ve :"Mansur günün birinde senide böyle kesecekler, Nesimi, senin de derini yüzecekler. Nasrettin sana da kıyamete dek evet kıyamete tek gülecekler. Siz istediniz. Bu Allah'ın hükmüdür." der.

Dedikleri zamanla bir bir gerçekleşir.

Kaşıkçı güzeli söylencesi

Konya çarşısında küçük bir kaşıkçı dükkânı ve burada çok yakışıklı becerikli bir genç vardır bütün kızlar genci görmeye gelir. Delikanlı hiçbirine yüz vermez.

Bir gün Konya Paşa'sının kızı dükkâna gelir. Ustayı görür görmez âşık olur. Peçelidir. Yüzünü görmez ama delikanlı da kıza aşık olur. Sevgisini kaşıklarda dile getirir. Öyle güzel kaşıklar yapar ki bir alan bir daha  alır. Paşa kızı her gün dükkâna uğramakta deste deste kaşık almaktadır. Günün birinde kızın babası merak edip kaşıkları kimin yaptığın araştırmaya gider yanına şehrin kadısını da alır. Dükkâna varır, delikanlıyla konuşur. sözün bir yerinde "..doğrusu çok ustasın kaşıklara diyecek yok ,hele o üzerine yazdığın beyitler, o ne ateş, o ne yangın öyle, belli ki sevdalısın.." der. Delikanlı "sizden gizleyemem Paşam der. Bu sevda yüzünden ne gecem ne gündüzüm belli..."Paşa kızın kim olduğunu sorar. Delikanlı bilmediğini söyleyip olanları anlatınca Paşa şaşırır:

-"sizi baş göz etmek boynumun borcu olsun. Kimin nesi olursa olsun, alacağım sana onu" der.

Birlikte beklemeye başlarlar. Derken kız dadısıyla görünür. Delikanlı işaret edince Paşa kızın peçesini aniden kaldırıverir. Bakar ki kendi kızı!..." Bir kızına bir de delikanlıya bakar ve "Tanrı'nın yazısı böyleymiş. Yarından tezi yok düğün kurula" deyip iki sevdalıyı evlendirir.

Tavus baba söylencesi

Konya'nın meram bağları sırtlarında Tavus Baba adlı bir türbe vardır. Burada yatanın kim olduğu, nasıl yaşadığı bilinmemektedir. Onunla ilgili  söylence:

Bir gün şimdi türbenin bulunduğu yere Hint diyarından çok güzel bir kadın gelip yerleşir. Küçük kulübesinde rebab çalar. Sesi güzeldir. Mevlevileri büyülemiştir. Kimseler yüzünü göremez. Rebabının eşsiz sesiyle tepenin eteklerinde sema edilir.

Günün birinde birden ses kesilince herkes tepeye koşar. Kulübede kırık bir rebab ve bir yığın tavus tüyünden başka bir şey yoktur. Tüyler toplanır. Buraya bir türbe yapılır. Adına da Tavus Baba türbesi denir. Yörede incelemeler yapan Gotdolevski göre Bektaşiler bu yabancı kadına ölümünden sonra Baba sanını vermiştir. Bu yüzden Tavus Baba diye anılır.


Kütahya

Kale'nin kuruluşuna ilişkin söylence

Bir zamanlar Kütahya'da minare gibi uzun boylu çok güçlü insanlar yaşamaktadır. Ömürleri de boyları gibi uzundur. Kimileri susayınca eğilip felent'ten (Kente 3 km uzakta çay) su içebilmektedir. Bir gün bunlardan yan yana dizilmeleri istenir. Dizinin bir ucu Yoncalı'ya öbür ucu Nemrut Kayası' na uzanır. Başkanın buyruğuyla Nemrut Kayası'ndan parçalar kesilir, işlenir, oda büyüklüğündeki kaya parçaları elden ele geçirilerek kentin yakınındaki tepeye taşınır.

Kalenin yapımı uzun sürer. Bedenler örtülür, saraylar kurulur. su mahzenleri yeraltı yolları yapılır. Görkemli bir kale ortay çıkmıştır. Bu sırada bir yaşına yaklaşmış Reis’in üç yüz yaşında bıyıkları yeni terlemiş bir oğlu vardır. Günün birinde oğlu ölür. O güne değin ölümle ilk kez karşılaşan Baba’nın beli bükülür ve yaptırdığı kaleye bakıp bakıp :


Üç yüz yaşında bir oğlum öldü hamıtıraş
Bu diyarda ölüm olduğunu bilseydim komazdım taş üstüne taş

Kale'nin alınışına ilişkin söylence

Kütahya Bizanslıların elindedir. Tekfur kaleyi onartmış, sağlamlaştırmıştır.

Tekfur'un güzeller güzeli bir de kızı vardır. Kızın en sevdiği iş ,günümüzde de "Kral Kızı’nın gergef işlediği yer" diye anılan saray odasında oturup uçsuz bucaksız ovaya karşı gergef işlemektedir. Bu odadan kale dışına ulaşan gizli yollar vardır.

Kaleyi kuşatan Türkler, Hıdırlık’ı, Kırklar'ı, Okmeydanı'nı Sultan Bağı’nı ele geçirirler. Ama kale bir türlü düşmez. Dev insanların yaptığı kale öyle sağlamdır ki silahları etkisiz kalmaktadır.

Sonunda Kalenin değil insanların zayıf yanını bulma yolunu tutarlar. “boş insanlardan yararlanalım" derler. Bir gece ışıklı, garip sesli yaratıklar kaleye yaklaşmaya başlayınca halk korkar. Bakıcıların kaleyi cinle sarıyor demesi korkuyu daha da artırır. Herkes yeraltı yollarından dışarı kaçmaya başlar. Tekfur kızı da kaçanlar arasındadır. Gergefi odasında olduğu gibi kalmıştır.

Ortalık ışıyınca durum anlaşılır. Kaledekilerin korktuğu yaratıklar, boynuzlarına mumlu fenerler asılmış keçilerdir. Ama kale Türker'in eline geçmiştir.

Sarı kız söylencesi

Günümüzde hamam olan mağara bir zamanlar  bir ninenin evi boyalık denen in de samanlığıdır. Ninenin sarı saçlı, çok güzel bir kızı, kızında çok güzel bir ineği vardır. Sabah akşam yemini suyunu kendisi vermektedir. bir gece ineğe saman vermek için ine indiğinde uğultulu bir ses duyar. "güzel kız, melek kız geliyorum. Harlayarak mı geleyim gürleyerek mi geleyim?" sağa sola bakını rama kimseyi göremez. Ertesi gece yine aynı sesi duyar. Üçüncü gece de aynı sesi duyunca dayanamaz ve: "İn misin cin misin gel de göreyim" ,ses sorar: "Harlayarak mı gürleyerek mi?" Kız sabırsızlıkla "Harla ya mübarek " deyince birden ini dolduran sıcak sular kızı sarıp sarmalar.

Burası günümüzdeki boyalık hamamı olur. Hamama gelen iyi yürekli doğru kişilere Sarı Kız2ı göründüğü söylenir.

Yoncalı Kaplıcasına ilişkin söylence

Bir zamanlar Kütahya Valisi'nin güzel bir kızı vardır. Günün birinde kız amansız bir hastalığa yakalanır. Babası gözü önünde acı çekmesine dayanamaz. Onu Yoncalı yöresine kurdurduğu bir çadıra gönderir. Kız bir gün tüyleri dökülmüş bir kurdun yakındaki bir bataklığa girip çıktığını görür. Günlerce onu  izler. Kurt yeniden tüylenmiş, iyileşmiştir. Kendisi de bataklığa girer. Kısa sürede iyileşir. Güzel kızı gören bir çoban ona tutulmuştur. Kente birlikte dönerler. Vali onları evlendirir, batağın olduğu yere de Yoncalı Hamamı'yla bir cami yaptırır.

  

..

...

Lütfen Paylaşalım

.

site ekle site ekle http://www.iyisayfa.net/