foto1
Belge form dökümanlar evrak
foto1
Windows word excel powerpoint access frontpage ms paint
foto1
Soru bankası tüm sınıflar branşlar için sorular bilgisayar testleri
foto1
Eba zümre plan hem zümre ve planları
foto1
Açıklamalı atasözleri ve deyimler biyografiler il il Anadolu efsanleri
Atama sorgu zümre eba sivil savunma öğretmen ders kitapları hem gorev dağılımı öğretmen nobet çizelgesi çevre formu çalışma programı arşiv açık öğretim osym teog yök duyuru trafik işaretleri sözler bilmeceler deprem beynimiz çocuğa dini bilgiler sorular cevaplar verimli ders çalışma burs verenler üniversiteler güvengen davranış meb yüz eser sınav soru cevap amerikanın keşfi soykırım Türk tarihi devletleri eğitim motivasyon videoları word excel point mspaint wordart program yazılım donanım skype ascii dos outlook internet frontpage .Read More...

Bizim Okul

İdareci öğretmen ve öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

Tesadüf Değil

Erkeklerin ‘’erkekliği ve erkeklerin ürettiği şiddeti’’ sorgulayarak, yaşanmışlıklarla konuşmaya başlamasının neden çok önemli olduğunu ve kendi açımdan bunun beni korkuttuğunu vurgulamak isterim.Devamı için

...

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Çoluk çocuğunun durumu çok perişan

Cihan harbi içinde, Cevat Rıfat’ın Almanlardan milyonlarca lira para aldığı ihbarını nazara alan zamanın idaresi derhal merhumu tevkif ile, askeri mahkemeye sevk etmiş, aylarca mevkuf kaldığı gibi aile efradı da perişan olmuştur. Vaktaki merhum Mareşal Çakmak işe müdahale ile, o zaman genelkurmayda askeri hâkim olan Şevki Mutlugil Paşa'yı tahkikata memur etmiş ve bu faziletli hâkimde derhal İstanbul'a gelip tahkikata el koymuştur. Çok hürmet ettiğim Şevki Mutlugil Paşa'nın kendi ifadesine göre, (etraftan malumat topladım. Subaylar ile konuştum. 

Dediler ki milyonlar aldığını bilmeyiz.

Ancak burada kendisine verilen tayının bir kısmını kesip dilim yapıyor, kurutup ziyaretine gelen zevcesine veriyor. 

 Evine gittim. Çoluk çocuğunun durumu çok perişan. Hemen tahkikatı bitirip beraat kararı verdim. Karardan bir nüshayı merhum mareşale götürdüm. Okurken gözyaşlarını tutamadı, dosyadaki kararın aslı gözyaşı ile ıslaktır. Biz kimlerle uğraşıyoruz dedi ve 2000 lira hediye gönderdi...) İşte merhum böyle idi. Fakat düşmanları onu nelerle nelere benzetmediler.

“Yahudi casusu Suzy Liberman. General Cevat Rıfat Atilhan “ 

 


"Osmanlı'yı içki bitirdi"

İslam dünyasının son halifesi, içki içen padişahların devletin sonunu getirdiğini risalesinde anlatıyor.

Türkiye'de son günlerde gündeme gelen "içki" ve "milli içki" tartışmalarına Murat Bardakçı, İslam dünyasının ve Osmanlı İmparatorluğunun son halifesi olan Abdülmecid Efendi'nin risalesinden örnekler verdi.

Bardakçı Haber Türk’teki köşesinde, son halifenin kaleminden dedelerinin öyküsüne yer verdi.
"OSMANLI'YI BİTİREN İÇKİYDİ"

Halife Abdülmecid Efendi, 1920'li senelerde kaleme aldığı yayınlanmamış risalesine "Osmanlı Devleti'nin çöküşüne sebep olan dertlerin başında, içki gelir. İçki, dinen de yasaklanmıştır ve haramdır. Halife çocuğu olan şehzadeler bunu asla unutamazlar ve unuttukları takdirde hem ilâhî emirlere karşı gelmiş, hem de millete ve Osmanlı Hanedanı'na verilmiş olan hilâfet ile saltanata ihanet etmiş olurlar. İçki içenlerin hilâfette ve saltanatta hiçbir hakları yoktur" sözleri ile başlıyor.

Abdülmecid Efendi, büyük boy kâğıtlara yazdığı bu 35 sayfalık risalesinde Osmanlı padişahlarının tamamı hakkında değerlendirmeler yapıyor. Aşağıda, son halifenin içki konusunda yazdıklarının bazılarını özetleyerek naklettim:

İKİNCİ BAYEZİD: Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri'nin oğlu olan İkinci Bayezid, pederinin heybetine ve büyüklüğüne sahip olmaktan mahrumdu. Ne babasından kendisine kalan büyük devleti idare edebildi, ne de İslâm âleminin çöküşüne, meselâ o zaman İspanya'da yıkılan Emevî Devleti'nin felâketine ve Avrupalıların Müslümanları işkencelerle katletmelerine çare bulup ses çıkartabildi. En nihayet millete karşı vazifelerini yerine getirememesi ve içkiye olan düşkünlüğü yüzünden devletin geleceğinin büyük bir büyük felâket ile karşı karşıya bulunduğunu gören oğlu Yavuz Sultan Selim'in şiddetli müdahalesi ile ezilip bertaraf oldu. Felâketinin başlıca sebebi, içmesi idi.

İKİNCİ SELİM: Kanunî Sultan Süleyman gibi büyük bir padişahın yegâne hatası, âkıl evlâdı Şehzade Mustafa'yı feda ederek devletin idaresini İkinci Selim gibi  sefih bir serhoşa bırakması idi ki, yükselmenin sona ermesi işte böyle başlar.

 zamana kadar mağlubiyet bilmeyen Osmanlılar'ın Haçlı donanmasına yenilmeleri üzerine bütün Avrupa'da ilk şenliklerin yapılması, İkinci Selim zamanındadır. İkinci Selim, Kıbrıs şarabı ile serhoş olan ve hiçbir işe yaramayan başını eski sarayda hamam mermerlerine çarparak parçalamış ve bu suretle lâyık olduğu manevî cezayı görerek vücudunu dünyadan kaldırmıştı. Artık bundan sonra sefahat, işret, şehvet ve israf devri başlamış; felâket yollarına doğru büyük adımlar atılmıştı. Uğranan her çeşit belâ fedâkâr millete yüklenmiş, refah ve saadet uzaklaşmış ve arada bir yüzünü göstermiş ise de, akşam güneşi gibi hemen batıp gitmişti.

ÜÇÜNCÜ MURAD, ÜÇÜNCÜ MEHMED: Bu iki padişaha "Osmanlı Devleti'nin amansız cellâdı" denmesi doğrudur. Her türlü rezaleti icra ederek Osmanlı Devleti'nin azametli saltanatını çöküşe mahkûm etmişlerdir. Üçüncü Mehmed, şehzadelerin kafes arkasında yaşamaları kaidesini de icad etmiştir.

DÖRDÜNCÜ MURAD: Hakikaten en büyük padişahlarımız arasında sayılmak yeteneğine sahipti ve mertliği ile bütün Osmanlılar'ı hayrette bırakmıştı. Fazilet sahibi idi, eski pehlivanların kaldıramadıkları demirlere ve gürzlere başka halkalar ilâve ettirir ve bunları kaldırarak hünerini icra ederdi. Bağdat ve İran seferlerine çıkan iktidar sahibi bu padişah, geleceğin en büyük hükümdarı olmaya namzet iken içtiği rakının kurbanı olmuş; devletin talihini ve geleceğini İbrahim gibi akıl noksanı ve anlayıştan mahrum bir şahsa terkederek dünyadan çekilmişti.

ÜÇÜNCÜ AHMED: Devletin en hassas zamanlarını Lâle Devri'ne çevirerek bütün milleti zevk ve sefahatle mestetti, günlerini, Sâdâbâd safâları ile geçirdi. Fırsatlar elden kaçtı, zira padişahın eğlenceden başını kaldırıp devletin ufkunu görmeye zamanı yoktu; baksa bile görmek için bir kabiliyeti de bulunmuyordu. Sefahat kendisini tamamen ele geçirmişti. Çıkan bir isyan neticesinde saltanatı Birinci Mahmud'a terkedip başarısız şekilde bir köşeye çekilmeye mecbur oldu.


İKİNCİ MAHMUD: Tarihimizin incelenmeye en fazla lâyık devirlerinden biri, büyükbabam İkinci Mahmud'un iktidar yıllarıdır.

Osmanlı Devleti'ni geçmişten alıp parlak bir şekilde geleceğe nakleden azimli bir padişah idi. Genç yaşında iken üzerine aldığı vazifeler o kadar önemli ve o kadar da zor idi ki, geçmişten gelen dertlerin altında eziliyordu. Böyle zor bir zamanda üstlendiği görevi yerine getirebilmesi için gereken azmin, ilmin ve irfanın yanında büyük cesarete de sahipti. Bu sayede bazı hatalarına rağmen devletin yeniden ayağa kaldırılması için gerekenleri yerine getirmeye muvaffak oldu ama ne çare ki eserini tamamlayamadan henüz genç sayılabilecek bir yaşta vefat etti.

Sultan Mahmud'un yaptığı büyük işleri yarım bırakmasının sebebi ne idi? İşte, aradığımız mesele budur!

Başlattığı inkılâp, kuvvetten düşmüş olan devleti her türlü zorluklar ile karşı karşıya bırakmıştı. İç sıkıntılar, Rusya meselesi, devletin bir vilâyeti olan Mısır'ın Mehmed Ali Paşa vasıtası ile bağımsızlığını kazanıp muazzam ve şevket sahibi Osmanlılar'ı mağlûp etmesi, İkinci Mahmud Hazretleri'ni sıkıntıya sokmaya kâfi idi. Mısır'da kendisine karşı isyan eden Mehmed Ali Paşa'ya "Aradığım adam sen imişsin, gel burada benimle beraber çalış, Osmanlı'yı ihyâ edelim" diyeceği yerde Paşa'yı gıyabında idama mahkûm etmekle başına büyük dert açmış, bu gibi dertler az imiş gibi çelik gibi vücudunu tahrip etmek için bir de içkiye müptelâ olmuş, 55 yaşında tam tecrübeye sahip olmuş ve iş görüp eserini tamamlayacağı sırada üzüntüler içinde gözleri kapatmış idi. Son sözü "Ah kahpe İngiliz, en nihayet eserimi tamamlayamadan benim de canıma kıydın!" olmuştu.

SULTAN ABDÜLMECİD: Saltanata, devletin en buhranlı zamanında gelmişti. Pederinin kendisine bıraktığı mühim ama tamamlanamamış vazifeyi üzerine alarak aynı siyaseti büyük bir iktidar ile devam ettirdi. Tanzimat'ı cihana ilân ederek bütün devletlerin itimadını kazandı. Osmanlı İmparatorluğu'nu Avrupa devletlerinin arasına kattı, Kırım Savaşı'nı da kazandı ve memleketine büyük hizmetler etti.

Ama binlerce defa yazıklar olsun ki, babasından devraldığı işleri bitirebilmek için daha pek çok çalışması lâzım iken o da içkiye müptelâ oldu ve bu yüzden vefat etti.

SULTAN ABDÜLÂZİZ: Pederim olan Abdülâziz Han Hazretleri, Allah'a şükürler olsun ki, bu gibi ahlâk zaaflarından hiçbirine müptelâ değildi. Hatta, ağzına hayatı boyunca bir damla olsun içki koymadığı gibi tütün de kullanmaz ve kahveyi bile nadiren içerdi. Bu sayede oldukça kuvvetli bir bedene sahip olmuştu. On beş küsur senelik saltanatını hiçbir hastalık görmeden geçirdi.

Ama, kendisine ve başladığı büyük işlere yardım edecek tek bir kimseye bile sahip olamadığından tahttan indirilme felâketine maruz kalıp şehid edildi.

ABDÜLMECİD'İN ÇOCUKLARI: Sultan Abdülmecid, ardında saltanat makamına ve hilâfete namzet dört oğul (Beşinci Murad'ı, İkinci Abdülhamid'i, Sultan Reşad'ı ve Sultan Vahideddin'i kastediyor) bıraktı. Bunların hepsi ardarda tahta geçerek Avusturya sınırından Basra Körfezi'ne uzanan koskoca bir devletin çöküşünün sebebi oldular. Ben, bu dört hükümdarı, tarihin vereceği en şiddetli hükme bırakmakla yetiniyorum.

http://www.haber61.net/kredi-kullananlar-yasadi-145876h.htm alınmıştır


Eskiden

Çember çevrilir,

Su musluktan içilir,

Ağaçlara tırmanılırdı.

Bebekler bezden,

Silahlar tahtadan,

Resimler kömür karasından yapılırdı.

Kızlara ninelerinin, erkeklere dedelerinin

İsimleri konulur,

Saatli maarif okunurdu.

Komşuda pişen

Bize...

Bizde pişen komşuya düşerdi.

Geceler ayaz,

Sokaklar karanlık,

Yıldızlar parlak olurdu.

Turşu, salça, mantı

Evde yapılır,

Karpuz kuyuda soğutulurdu.

Erik ağacının çiçeği,

Pencere camımıza yaslanır,

Güz yaprakları bahçemize düşerdi.

Kardan adam yapılır,

Evlerde soba yakılır,

Kış gecelerinde masal anlatılırdı.

Merdiven çıkılır,

Aidat ödenmez,

Yönetici seçilmezdi.

Evler badanalı,

Sokaklar lambasız,

Mahalleler bekçili olurdu.

Ajans radyodan dinlenir,

Çizgi roman okunur,

Defterlere kenar süsü yapılırdı.

Hayat,

Arkası yarın gibiydi,

Kesintisizdi.

Her gün yaşanacak bir şey vardı.

Herkes kendi düşünü kurar,

Kendi hayatını oynardı.

ŞİMDİ

Şimdi,

Herkes

Yoğun,

Yorgun

Ve

Tek başına...

CAN DÜNDAR 


İngilizler osmanlı'ya “duacı” !

Arşivlerinden çıkan bir mektup, İngiltere'nin 400 yıl kadar önce Osmanlı İmparatorluğu sayesinde İspanyol işgalinden kurtulduğunu ortaya çıkardı.

İngiltere'de yayımlanan The Guardian gazetesinin haberine göre, Kraliyet Holloway Koleji öğretim üyesi Jerry Broton, İngiltere'yi 1588'de işgal etmeye hazırlanan İspanya Krallığı donanmasının, Osmanlı donanmasının Akdeniz'deki manevralar nedeniyle ikiye bölündüğünü, böylece İngilizlerin İspanyolları yenebildiğini öne sürdü.

İngiltere'de düzenlenen Hay Tarih Festivali'nde konuşan Broton, kraliyet arşivlerinde Kraliçe Elizabeth'in askeri Danışmanı Sir Francis Walsingham'ın, 1588 başlarında İstanbul'daki İngiliz büyükelçisi William Harborne'a gönderdiği bir mektuba rastladığını ifade etti. Broton, askeri danışman Walsingham'ın, Osmanlı İmparatorluğu'nu İspanyolların "yenilmez armadası" olan donanmasını Doğu Akdeniz'de saldırılarla zayıf düşürmeye teşvik etmesini istediğini belirtti.

Zaferin gizli kahramanı

Broton yaptığı konuşmada, Walsingham'ın planının başarılı olduğunu, Osmanlıların Kuzey Afrika sahillerinde ve o dönem İspanya'ya ait olan İtalya topraklarına denizden yaptıkları saldırılarla, İspanya Kralı 2. Felipe'nin İngiltere'yi işgal etmek için hazırladığı donanmayı ikiye bölmek zorunda bıraktırdığını söyledi.

Jerry Broton, bugüne kadar resmi tarih kayıtlarında İngiltere'nin Sir Francis Drake'in İspanyol donanmasını bozguna uğratması sayesinde işgalden kurtulduğunun belirtildiğini, ancak gerçekte Osmanlıların zaferde büyük rolü olduğunu söyledi.

Kitaplar öyle yazmıyor

Halen İngiltere'deki okullarda öğrencilere, İspanyol bozgununun mimarı olarak, dönemin İngiliz donanmasının önde gelen isimlerinden Sir Drake gösteriliyor. Eski bir korsan olan Drake, Kraliçe Elizabeth tarafından, dönemin en güçlü donanmasına sahip İspanya'nın denizlerdeki hâkimiyetini sekteye uğratması için görevlendirilmişti. Drake, 30 Temmuz 1588'de İspanyol donanmasını Gravelines Savaşı'nda bertaraf etmişti.

Tarihçiler bölündü

İngiltere'nin, 400 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu sayesinde İspanyol işgalinden kurtulduğuna dair Türk tarihçilerin görüşleri şöyle:

Prof. Dr. İlber Ortaylı: "Doğru ve çok hoş bir yorum. O dönem İngiltere'nin baş düşmanı İspanya. İngiltere, İspanya karşısında zayıftı ama İspanya'nın Osmanlılarla kavga ederek kuvveti bölününce rahatladılar. Çok önemli bir olay."

Prof. Dr. Mehmet Ali Kılıçbay: "Osmanlı donanması her yıl yaz aylarında Akdeniz'e çıkardı. Bu çıkış biraz İtalyan ve Kuzey Afrika sahillerinin talan edilmesine yönelikti. Amaç biraz da köle edinmekti, çünkü kadırgalarda kürek çekecek adam bulmak lazımdı. İspanyollar da her yıl açılırlardı Akdeniz'e. Yani bu denge çok uzun zamandır devam eden bir şeydi. 'Yenilmez armada'nın bölünmesi diye bir şey söz konusu değildir, çünkü 'yenilmez armada' bir bütündür. 'Armada' bir donanmanın bir parçasını ifade eden terimdir. Armada'nın Türkçedeki tam karşılığı donanmadır. O yenilmez armada İngiltere'ye yönelmiştir gerçekten. Sir Francis Drake komutasındaki İngiliz donanmasına yenilerek de ünü yok olmuştur. Yani Osmanlılar İngiltere'nin işgal edilmesini önlediler filan, bunlar çok büyük laflar. Doğru değil. O donanma, 'yenilmez armada', deniz savaşını kazansaydı dahi İspanyolların İngiltere'yi işgal etmek gibi bir niyeti yoktu. Böyle bir niyetleri olsa dahi imkânları yoktu. Hiç tarihi gerçeklerle uyuşmuyor."

Yrd. Doç. Dr. Erhan Afyoncu (Tarihçi): "Osmanlılar 16. yüzyılda dünyaya yön veriyordu, fakat bu dönemde bütün Avrupa'yı İspanya merkezli bir güç tehdit ediyordu. İspanya o dönem milli devletleri ele geçiriyordu. İngiltere'nin 1500'lerin sonlarında Kraliçe Elizabeth döneminde, büyükelçiler vasıtasıyla Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım istediğini biliyoruz. Büyükelçilerin, 'Yardım edin' diyen yazışmaları da söz konusudur. Birtakım ticari imtiyazlar karşılığında, Osmanlı direkt olmasa da, donanmasını dolaylı yoldan İspanya sahillerine gönderiyor. Muhtemelen Kuzey Afrika'daki donanması, İspanya kıyılarını bombalıyor. Böylece İspanyol donanmasının gücü azalıyor, Avusturya'ya yapılan baskılar da etkili olunca İngiltere'ye saldıramıyor. Zaten, Avrupa'da Protestanlık Osmanlı desteği sayesinde yaşıyor. Avrupalı tarihçiler, 'Osmanlıların İspanya'ya vurduğu her darbe Protestanlığı yaşattı' diyor. Milli devletler de aynı şekilde yaşamıştır."

Milliyet H A B E R 3 - Türkiye'nin Haber Sitesi.htm


İşte Türkleri katleden barbar Rumlar

 image007

Rumların 1974 yılında gerçekleştirdikleri Türk katliamı gün ışığına çıktı.

20 Ağustos 2007 09:07

Rum Politis gazetesi, EOKA-B çetecilerinin 1974 yılında Türk köylerinde kadınlara tecavüz edip sonra çocuklarıyla birlikte katlettiğini ortaya çıkardı.


İki Rum tanığın anlattığına göre çeteciler önce köylerdeki erkekleri esir alıp Maraş’a gönderdi, sonra da tecavüz ve cinayetlerin tanığı kalmasın diye kadın ve çocukları öldürdü.

KIBRIS’ta 1974’te EOKA-B örgütü mensubu Rumların Gazimağusa’daki üç Türk köyünde günlerce tecavüz ettikleri kadınları, Türk ordusunun yaklaştığını öğrenince iz ve canlı şahit kalmaması için çocukları ile birlikte katlettikleri ortaya çıktı.

 image008

Rum Politis gazetesi, adını açıklamadığı ancak "mahkemeye çağrılırlarsa ifade vermeye hazır" olduklarını söyleyen iki Rum’un anlattıklarına dayanarak, 14 Ağustos 1974’te Sandallar, Atlılar ve Muratağa köylerinde meydana gelen katliamın bilinmeyen yönlerini ifşa etti. İşte iki Rum tanığın, tüyler ürperten açıklamaları:

"Türkler Kıbrıs’a girince EOKA-B üyesi 40 kadar palikarya gidip savaşacakları yerde başka şeylerle uğraştılar. Üç Türk köyündeki erkekleri toplayıp esir olarak Maraş’a gönderdiler. Bir okulda topladıkları kadınların ise evlerine dönmelerine izin verdiler. Ardından Türk köylerine giderek ilk başta hayvanları çalmaya başladılar. Bununla yetinmeyip evlere girdiler ve altınlarını çaldıkları kadınlara sarkıntılık ettiler. Sonrasında kadın kız demeden tecavüzlere başladılar. Köylerin kahvelerine giderek yaptıklarını marifetmiş gibi anlattılar. Karşı koyan kadınların şakağına tabancayı dayıyorlardı. Tecavüzler gecelerce sürdü.

EOKA-B’cilerin esir kampına göndermedikleri tek Türk, onlara bilgi veren kahveciydi. Ancak onun kızına da sarkıntılık etiler. Tepki gösterince Türk kahveciyi öldürdüler. (Katil daha sonra ölen F.K)

14 Ağustos şafak vakti Türklerin Maraş’a doğru ilerledikleri haberi gelince palikaryalar ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Toplandılar ve işledikleri cinayetleri örtbas etmeleri gerektiğine karar verdiler. Geride iz ve tanık kalmamalı idi. Korunmaları için Gazimağusa’ya götüreceklerini söyleyerek kadınları ve çocukları otobüslere bindirdiler. Otobüsleri tenha yerlerde durdurup indirdikleri kadın ve çocukları katlettiler".

Katillerin isimlerini açıkladılar

POLİTİS gazetesine konuşan iki Rum tanık, Türk köylerindeki katliamlarda yer alan bazı Rumların isimlerini de açıklamaktan çekinmediler. Katillerden biri (P.Z) Aynoroz’da keşiş. Bir diğeri (G.K) Limasol yakınlarında bir köyde yaşayan su tesisatçısı, bir üçüncüsü de (M.S) EOKA-B örgütünün üst düzey yetkililerinden birisini kuzeni.

Hürriyet


 Deniz Gezmiş neden idam edildi?

 image009

Ülkücü camiaya yakınlığıyla bilinen Yeniçağ gazetesinin yazarı, Deniz Gezmişin hareketini yorumladı...

Papa'ya suikast 1977'de yapılacaktı; ertelendi!

Türkiye, 12 Mart'ı atlattıktan sonra, daha yıllarca savaş alanı gibi bir ülke oldu. Sadece Amerikalılar değil, Rus ajanları da Türkiye'de cirit atıyordu. Terör olayları yeniden kızışmaya başladığında, bu defa sadece devrimciler değil, artık ülkücüler de devredeydi. Ülkücüler, komando kamplarında yetiştirilmiş gençlik liderleri tarafından eğitiliyordu.

Önceleri iki grup arasında taşlı sopalı, zincirli çatışmalarla başlayan olaylar günde 30-35 kişinin öldüğü bir cehennem ortamına doğru değişim gösterdi. Ancak, askeri bir müdahale için henüz zemin hazır değildi. Zeminin hazır olması bekleniyor ve devlet hiçbir olaya önceden müdahil olmuyordu!

Halliburton Şirketi

1977 yılında, olaylar tüm hızıyla sürerken daha önce Gladio'nun Mons karargahında eğitim gören Türklerden iki kişi Halliburton Oil Services Ltd. adlı Amerikan petrol şirketi adına çalışıyordu.

Bunlardan biri "arazi stajı" için İtalya'ya, diğeri Mısır'a gönderildi!
İtalya'ya giden Türk, Piacensa şehrinde "Hotel Grand Di Doma"da kaldı! 8 ay boyunca bardaki içki masrafları dahil hiçbir ücret ödemedi. Bu otelde eşi ile birlikte kaldı. Hiçbir eğitim görmediği gibi kendisine maaşı da ödendi. 8 ayın sonuna doğru birtakım Amerikalılar otelde kendisiyle tanışarak Roma''yı bilip bilmediğini, İtalyanca öğrenip öğrenmediğini, Türkiye''deki siyasi bağlantılarını sormaya başladı.

Gladio eğitimi gören Türk, kendisinin özel bir görev için burada tutulduğunu hissetti. Bu arada, otelden ayrılması ve bir ev tutması istendi. Kendisine 3 aylık kira ve masraflar için çekler verilmişti. "Arazi stajı" için İtalya''ya gönderilen bu Türk, çekleri bozdurup eşiyle birlikte trene bindi ve Türkiye''ye döndü!


O sırada, Polonyalı Papa'dan önceki Papa'nın zehirlenerek öldürüldüğü konuşuluyordu. Gladio eğitimi gören Türk kendisinin Papa'ya yönelik bir suikast planı için İtalya'da bulundurulduğuna, 1980 yılında Mehmet Ali Ağca'nın Polonyalı Papa'ya suikast yaptığında kesin kanaat getirdi. İtalya'dan kaçtığına şükretti!

Gladio eğitimi gören bu Türk'e göre, Papa'ya suikast 1977 yılında planlanmıştı. Suikastçının, özellikle Müslüman Türk olması öngörülüyordu. Nitekim, Müslüman-Türk kimliği ile M. Ali Ağca, Papa''ya suikast girişiminde bulunduğu zaman, Hıristiyan alemi ve bütün insanlık Haçlı seferlerini hatırlayacaktı! Türk çocuklarına, özellikle milliyetçi kanattan seçilmiş gençlere bu senaryoda belirli roller verilmişti!

Senaryo, Gladio'ya aitti ve Gladio'yu kuran general Lemnitzer, 33.dereceden masondu! İtalya''daki P-2 mason locasının kontrolündeki uluslararası eroin ticaretinin ortaya çıkması ile birlikte, Papa'ya suikast da kararlaştırılmıştı!

İtalyan savcılar, uzun yıllar boşuna suikastın arkasında Rus-Bulgar parmağı aradı! Sonradan Mehmet Ali Ağca bile, Güneri Civaoğlu'na "CIA''nın kontrolünden çıkmış bir grup bizi kullanmış olabilir" dedi. Ağca, kendisiyle birlikte yargılanan Abdullah Çatlı''nın Kostarika''da eğitim gördüğünü iddia etti. DSP Genel Başkanı iken Bülent Ecevit, "Kostarika demokratik bir cumhuriyettir. Kostarika değil, Korsika demiş olabilir" dedi.

Papa'ya suikast olayına bugünden baktığımız zaman "Medeniyetler Çatışması" tezine daha o zamanlardan zemin hazırlandığı açıkça görülüyor!

Deniz Gezmiş Neden İdam Edildi?

Deniz Gezmiş ve arkadaşları, öğrenci olayları, banka soygunları ve son eylemleri ile 12 Mart'a zemin ve gerekçe hazırlamışlardı! Bir kaşık suda fırtına koparmışlardı! Gladio tarafından kullanıldıklarını bilseler de bilmeseler de yaptıkları işin özeti buydu.

Dev-Genç, polisin değil ama Gladio'nun ardından sürükleniyordu. Maraş milletvekili İbrahim Öztürk''ün önergesindeki ifade doğruydu. Savaş aracı olan silah ve bombalar ancak bir ordunun elinde bulunabilirdi! Hem de Balgat''taki Amerikan ordusunun elinde!


Gezmiş ve arkadaşlarının Balgat ve Ahlatlıbel''deki eylemleri, OSI''nin kontrolündeydi! Öyle ki Ahlatlıbel''deki nöbet değişimi saatini bile kulaklarına fısıldamışlardı!

4 Amerikalının serbest bırakılması için verilen fidye ise bundan sonraki eylemlerin finansında kullanılacaktı!

Babası Erzurum''un Özen köyünden, annesi Rize'nin Cimil köyünden olan ve kendisi de Özen köyünde doğan Deniz Gezmiş, 1971'de 24 yaşlarındaydı. Toplum psikolojisini çok iyi biliyordu. 1968 olaylarının lideriydi. 1966'dan beri eylemlerin içindeydi. Kimbilir, belki de gerçekten Amerikan emperyalizmine şiddetle karşıydı! Fakat bütün yaptıkları, Türkiye'deki Amerikan hegemonyasını artırmaya yaradı!

Yeniçağ
Arslan BULUT


 

Rum’dan itiraf: “Çoğumuz pisliğiz !”

Güney Kıbrıs’ta bir Rum yazarın köşe yazısından inanılmaz itiraflar vardı.. 12 Aralık 2006 12:13
 image011

Güney Kıbrıs Rum Kesimi'nde yayımlanan Rum Politis gazetesinde dün ilginç bir yorum yazısı çıktı. Yiangos Mikelidis'in imzasını taşıyan yazıda Kıbrıslı Rumların yaptığı mezalime dem vurularak, Rum Kesimi Lideri Tasos Papadopulos'u anlaşmaz tutumuyla III. Makarios'a benzetildi.

Yazısında Rum Kesimini ve Rumları eleştiren Mikelidis, "Hepimiz olmasak da (bunun abartı olacağını kabul etmek zorundayım), çoğunluk olarak pisliğiz" ifadesini kullandı.

Rum Yiangos Mikelidis'in yazısı şöyle devam ediyor:

"Kıbrıslı Rumlar …tir"

Batı Mesarya, 1963. Ay Vasili (Ayvasıl) köyü. Toplumlararası karışıklıklar başladı. Türkler azınlıkta oldukları köyleri terk ediyorlar. Türkler sabahleyin gittiler. Günbatımında ise bizim Elen Ortodoks vatanseverlerimiz Ay. Vasililer, Mammarililer ve Astromeritliler, Türklerin evlerine yaklaşmaya başladılar. Evleri birer birer açıyor ve içindekileri gasp ediyorlardı. Son evlerden birini açtıkları zaman, kendilerine ateş açıldı. Bizimkiler dinamit getirdiler ve evi havaya uçurdular. 8-10 Kıbrıslı Türk dışarı çıktı. Hepsini öldürdüler. Aralarında iki Türk çocuğu da vardı. Ömer ve diğerinin adını artık hatırlamıyorum. Ay. Vasili'nin en iyi çocukları... Nineleri, küçük torunu ile yan taraftaki evde saklanıyordu. Neler olduğunu anlar anlamaz, ölüleri kucaklamak için dışarı fırladı. Bizimkiler, Elen Ortodoks vatanseverler, hem nineyi, hem de küçük kızı öldürdüler. Onları toplu mezara gömdüler. Acelelerinden bir Kıbrıslı Türk'ün elini gökyüzünü gösterir şekilde toprağın dışında bıraktılar. Bu köye bugün Türkeli deniyor. Bu suçtan dolayı hiç kimse cezalandırılmadı. Bu psikopat katillerden hiçbiri hapse atılmadı. Hiçbiri uluslararası Lahey Adalet Divanına çıkartılmadı. Onlara ilham veren ve belki de bu cinayeti emreden komutanlardan hiçbiri de… Acaba bölgedeki köylülere Türk hemşerilerini öldürmeyi öğretenler kimlerdi? Onları Elen ırkının üstün olduğuna, Elen Kıbrıs'ı kirletenleri temizlemeye inanan milliyetçi hayvanlara ve faşistlere dönüştürenler kimlerdi? Doğal olarak Kıbrıs'ın Ortodoks Hıristiyan Kilisesi ve Kilisenin lideri III. Makarios… Onların yarattıkları EOKA ve siyasi örgütü PEKA, ortaokullar ve Başpiskoposluğun nakit parayla kontrol ettiği kitle iletişim araçları. Artık yaşlanmış olan bu katillerin birçoğu, hala 'haysiyetli' vatandaşlar olarak aramızda yaşıyorlar. Liderleri de hala yaşıyor ve Kıbrıs'ı o zamanki gibi yönetiyorlar: Bu kişiler, Tassos ve grubu, birçoğu bu katillerin torunları olan genç etno-faşistlerdir.

Kasım 2006. Lefkoşa. Kukuletalılar (1960'ların maskelilerinin torunları bugün bu şekilde isimlendiriliyorlar), Kıbrıs'ın Oxford'u olan English School'da Türk arkadaşlarını dövüyorlar. Yani Kıbrıs Rum elitlerin okulunda… Düşünün! Orada her Kıbrıslı sonradan görmenin, her Kıbrıslı kendini beğenmişin çocukları okumaktadır. Kıbrıslıların yer kapmak için yarıştıkları bir okul... Bu kasvet fidanlığında Kıbrıslı Türk öğrencileri dövdüler, çünkü güya bir küçük, Haç'ın mistik ve büyülü anlamını inkar etti. Yani sevginin sembolü olarak değil, nefretin, milliyetçiliğin ve cinayetin sembolü olarak kullanılan Haç'ın… 1963'lerin katillerinin torunları, aynı liderlerle, Ortodoks Kilisesi, Tassos ve grubu, tam olarak aynı şeyi yaptılar: Elen Ortodoksluğunun ne anlama geldiğini anlamaları için topuzu pis Türklere vurdular. Daha sonra, 1963 yılında Ay. Vasili'de olanlar oldu. İki yüzlü yavan ve aptalca sözler… Cumhurbaşkanının ve saçma konuşanların sözleri… Sonuç olarak hiçbir şey olmayacak. Ne de şimdi bir şey olacak. Hiç kimse cezalandırılmayacak. Tıpkı 1963 yılında Ay. Vasili'de hiç kimsenin cezalandırılmadığı gibi…



Bir röportajımda, Kıbrıslıların çoğunluk olarak pislik olduğunu söylediğim zaman, birçok kişi bunu protesto etmişti. Ne yazık ki haksızdırlar. Pisliğiz! Tecrübelerimizden ders almıyoruz, yıllar geçtikçe ufkumuzu genişletemiyoruz. Her şeyde, liderliğimizden tutun da English School'daki öğrencilere kadar, 1963'teki gibi olmaya devam ediyoruz.
Hepimiz olmasak da (bunun abartı olacağını kabul etmek zorundayım), çoğunluk olarak pisliğiz!!!."."

Zaman

www.haber3.com


 

ABD Sultanahmet'i bombalayacaktı

 image012

Türk-Amerikan ilişkilerinin hasar gördüğü ilk olayın Irak'taki Çuval skandalı olduğunu sananlar yanılıyor. Meğer ABD, Sultanahmet'i bombalamaktan son anda vazgeçmiş.

Yakın tarih konusunda fazlasıyla meraksız gençlerimize ve balık hafızasına sahip kimi yaşlılarımıza soracak olursanız, sizlere, 150 yıllık geçmişe sahip Türk-Amerikan ilişkilerinin ciddi biçimde hasar gördüğü ilk olayın 4 Temmuz 2003'de Kuzey Irak'ta yaşanan "çuval skandalı" olduğunu söyleyeceklerdir.

Oysa gerçekler bambaşka; son 40 yıl içinde Amerikalı "kadim dostlarımız"la en az üç kez çatışmanın eşiğine geldik ve bunlardan en trajik olanı ise Başkan Nixon'un, Beyaz Saray'daki danışmanlarının kışkırtmalarına uyarak Sultanahmet Camii'ni bombalatma kararından son anda dönüşüydü.

Türk-Amerikan ilişkilerinin bilinen ilk başlangıç noktası, Beyaz Saray'ın Kuzey-Güney iç savaşında güneyli ayrılıkçılara karşı lojistik faaliyetlerde kullanmak üzere Osmanlı yönetiminden deve sipariş etmesi ve toplam sayıları yüzü aşan bu "askerî taşıyıcılar"ın İstanbul yönetimi tarafından siyasî bir jest mahiyetinde bedelsiz olarak (ya da önemsiz bir bedel karşılığında) Yeni Dünya'ya gönderilmesidir. Hattâ, ünlü "Camel" sigaralarının üzerindeki deve simgesinin de bu ilk diplomatik ilişkiden doğduğu söylenir.

Dolayısıyla, Beyaz Saray ile 150 yıllık ilişkilerimizin tarihçesinde, ilk askerî yardımın bizim tarafımızdan verilmiş olduğu gibi bir sonuç çıkıyor ortaya...
Zaman içinde konjonktür değişip, adım adım güçsüzleşen Osmanlı Devleti yerini tarih sahnesinde taze bir başlangıç yapmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakırken, İngiltere ve Fransa'nın yönettiği Eski Dünya'yı ilk etapta uzaktan izlemekle yetinen ABD de 20'nci yüzyılın başlarıyla birlikte "mahallenin yeni ağabeyi" konumuna erişecekti.

Beyaz Saray, 1923 yılında Anadolu'da kurulan genç cumhuriyeti tanımakta ilk anda pek de öyle istekli görünmedi; nitekim Kongre'nin "Türkiye Cumhuriyeti" adlı bu yeni ülkeyle kurulacak diplomatik ilişkileri onaylaması 1929'u bulacaktı. Ama Türklerin ufalanarak yok edilemeyecek kadar inatçı bir millet olduğu anlaşılınca, Washington da zaman içinde bu reddiyeci tavrından vazgeçecek ve Türkiye 1950'li yılların başlarıyla birlikte -sahip olduğu stratejik SSCB sınırı nedeniyle- ABD'nin en gözde müttefiklerinden birine dönüşecekti.

1948-52 yılları arasında, İkinci Dünya Savaşı'ndan ekonomik zarar gören Avrupa ülkelerine ABD yönetimince dağıtılan ünlü "Marshall Yardımı"ndan -savaşa fiiilen katılmamamıza rağmen- payımıza düşen yaklaşık yarım milyar dolar da taraflar arasında yapılan bu "mantık evliliği"nin bir anlamda yüzüğü oldu. Menderes iktidarının hüküm sürdüğü sonraki on yıl boyunca, iki ülke arasındaki ilişkiler herhangi bir ciddi pürüz yaşanmaksızın kendi rutininde sürüp gitti. Ta ki Türkler girdikleri derin uykudan uyanıp "civar coğrafyalarda tarihî misyonları olan bir devlet" olduklarını yeniden hatırlayana ve Kıbrıs'ta katledilen soydaşlarına müdahaleye hazırlanana kadar...

Uysallaştırılamayan bir müttefik: Türkiye

Uzun yıllar güllük gülistanlık bir görünüm çizen Türk-Amerikan ilişkileri ilk ciddi darbesini, 27 Mayıs İhtilâli'nden sonra kurulan İnönü kabinesinin Kıbrıs'taki Rum terörü nedeniyle Ada'ya müdahale hazırlığı yapmasıyla aldı. Suikaste kurban giden John F. Kennedy'nin yerine bu göreve henüz atanmış olan yeni başkan Lyndon Johnson, 5 Haziran 1964'de Başbakan İnönü'ye gönderdiği -her türlü diplomatik nezaket sınırını aşan- o ünlü uyarı mektubunda, "Aklınızı başınıza alın" diyordu, "Osmanlı dönemi artık kapandı. Bu dünyanın yeni efendileri bizleriz. Beyaz Saray'a danışmadan, öyle kafanıza göre her istediğinizde oraya buraya saldıramazsınız. Siz Kıbrıs'a çıkarma yaptığınızda NATO içinde bir Türk-Yunan Savaşı çıkar ve örgütü krize sürüklersiniz. Ayrıca, şimdiden haber vereyim, bu müdahalenizden sonra SSCB de size saldırırsa hiçbirimiz yardıma gelmeyiz, ona göre!"

"Johnson Mektubu", Türk kamuoyunda büyük infiale yol açtı ve İnönü 13 Haziran'da mektuba, "Türk halkının, bu büyük müttefikinin sergilediği anlayışsız tutum karşısındaki derin hayâl kırıklığını" dile getiren bir cevap gönderdi. Başbakan, hemen ardından da 21 Haziran'da ABD'ye uçtu ve "büyük birader" ile Beyaz Saray'da bu konuyu bir kez de yüzyüze görüştü. Tarihteki uzun varoluş serüveni boyunca başkalarından fırça yemeye hiç alışık olmayan olan Türkiye, ABD'nin bu yöndeki yaklaşımından da hoşlanmamış ve hoşnutsuzluğunu açıkça dile getirmişti. ABD yönetimi Türkiye'de giderek yoğunlaşan anti-Amerikancı tepkiler karşısında üslûbunu belli ölçüde yumuşatırken, Ankara da olayı daha fazla kangren hâle getirmemek için Kıbrıs'a müdahale planından o anlık vazgeçmek zorunda kalıyordu.

Bu kez hem 'Kıbrıs', hem de 'afyon' sorunu...

Güçlükle yatıştırılan Türk-Amerikan ilişkilerinde ikinci büyük fırtına ise 1970'lerin başlarında koptu. Ocak 1969'da görev başlayan Başkan Richard Milhous Nixon'u, başta -artık iyice zıvanadan çıkmış durumdaki- Vietnam Savaşı olmak üzere bir sürü uluslararası sorun, yanısıra da bir türlü tam anlamıyla hizaya getirilemeyen Türkler bekliyordu. Üstelik bu kez kriz bir değil, iki ayrı konu başlığına sahipti: Hem Türk ordusunun Kıbrıs'a müdahale olasılığı, hem de Türkiye'deki afyon ekimi... ABD çok uzun bir süredir Türkiye'ye, ülkedeki bütün afyon tarlalarını yok etmesi için bunaltıcı bir baskı yapıyor, bunun karşılığında ise zarara uğrayacak olan Türk çiftçilerini sübvanse edeceğini söylüyordu. Ulusal ilaç endüstrisi için gerekli olan afyon hammaddesi ise geriye kalacak olan tek bir devlet çiftliğinde kontrollü olarak üretilecekti.

ABD'nin bu dayatmacı tavrı Türkiye'de kısa sürede hükümet aleyhine bir iç politika malzemesine dönüştü. Muhalefet, iktidarı "Neyi ekip neye ekmeyeceğimize de Sam Amca mı karar verecek, nedir bu teslimiyetçiliğiniz" sözleriyle köşeye sıkıştırırken, bu sırada binlerce kilometre ötedeki Beyaz Saray'ın oval ovisinde birkaç dış politika danışmanı da küresel sorunlardan boğulmuş durumdaki Nixon'a akıllara zarar bir teklifte bulunuyorlardı:

"Sayın Başkan, bu Türkler artık gerçekten de sabrımızı taşırmaya başladılar, şimdilerde onlara hiçbir konuda söz dinletemiyoruz. Akdeniz'deki jetlerimize emir verelim, uyarı mahiyetinde bir bombardımanla İstanbul'daki Mavi Cami'yi onların başına yıksınlar. Böylelikle, hem Kıbrıs'ta hem de haşhaş konusunda ne kadar ciddi olduğumuzu anlayacaklardır!"

"Çuval skandalı"ndan yaklaşık 34 yıl önce gündeme gelen bu "müthiş" teklif, bereket versin ki Nixon'u yalnızca tebessüm ettirdi ve kısa bir süre sonra henüz akılları başlarında olan diğer bazı danışmanların kararlı tutumu sonucunda seçenekler arasından çıkartıldı. Nitekim, Türkiye de verilecek olan sübvansiyonlar karşılığında, 29 Ekim 1971'de afyon ekimini yasakladı. Ancak, bu yasak 1974'e kadar sürecek ve Ankara yönetimi. Kıbrıs Barış Harekâtı'ndan sonra ABD'den gördüğü dışlama politikasına bir tepki olarak hem ülkedeki Amerikan tesislerine el koyacak, hem de afyon ekimini yeniden serbest bırakacaktı. ABD ise bu "isyan"a 5 Şubat 1974-1 Ağustos 1978 tarihleri arasında Türkiye'ye katı bir silah ambargosu uygulayarak karşılık verdi. Ancak, uygulanan ambargo, böylesi bir dost kazığı karşısında hazırlıksız yakalanan Türk ordusunu ilk anda biraz sarsmakla birlikte, sonraki yıllarda bu yalnızlığın çok önemli yararları da görüldü ve hükûmetler benzeri durumlarda kendi ayakları üzerinde rahatça durabilmek için savunma teknolojilerinde giderek daha fazla oranda yerli üretime yöneldiler. Sonuçta, Aselsan ve TAI gibi çok önemli kuruluşlar doğdu.

Ve sivil Nixon Türkiye'de...

Amerikan siyaset çevrelerinde, "Başkanlar hiçbir zaman emekli olamazlar" şeklinde bir deyiş vardır. Eh, beyninde bu denli fazla sayıda sırrı taşıyan birine sistem de emeklilik şansı tanımaz doğal olarak. Nitekim, aslında Nixon'a da başkanlığı bırakmak oldukça yaradı ve istifası sonrasında giderek daha bilge bir kişiliğe dönüştü. Watergate Skandalı'nın yol açtığı saygı erozyonu ilerleyen yıllarda uluslararası kamuoyunun belleğinde yavaş yavaş tedavi edilirken, o da zamanla Amerikan siyaset sahnesindeki "bir bilen"ler arasına katılacak, katıldığı konferanslar ve yazdığı kitaplarla genç kuşakları devlet yönetiminin karmaşık yapısı hakkında aydınlatacaktı. Diğer bir dizi yapıtının yanısıra 1978 yılında kaleme aldığı "The Memoirs of Richard Nixon" (Richard Nixon'ın Anıları), bu alanda gerçekten de bir ders kitabı niteliğindeydi. Nixon, 1960 ve 70'ler boyunca ABD-Türkiye ilişkilerinde yaşanan çalkantılara da ilk kez burada yer verdi. Sabık Başkan, o kitabında Kıbrıs ve haşhaş ekimi konularında âsi davranan Türklerin burnunu sürtmek için bir ara danışmanlarının gazına gelerek ünlü Mavi Cami'yi (Batılıların Sultanahmet'e mavi çinilerinden dolayı verdikleri isim) 6. Filo'dan havalanacak jetlerle bombalatmayı düşündüğünü, ancak sonradan bu dehşetengiz fikrin NATO'nun çökmesine kadar varacak bir uluslararası bunalımı başlatacağını farkederek derhal vazgeçtiğini açık yüreklilikle itiraf eder.

Nixon, başkanlığı döneminde Türkiye'ye hiç gelmedi, bu yüzden Türkiye'ye ilişkin bütün bilgi ve algıları da doğal olarak teorik düzlemdeydi. Ancak, Watergate skandalı nedeniyle başkanlığı bırakıp siyaset sahnesinin önde gelen analistlerinden birine dönüştükten sonra sivil kimliğiyle ülkemize bir değil ardarda iki kez geldi. Ki bunlardan özellikle 14 Eylül 1986'da gerçekleşen ilk ziyaret, dünya siyaset tarihine geçecek ölçüde mânidar anlarla doludur. Bir grup Amerikalı işadamıyla birlikte gelen ve amacı daha ziyade danışmanlık yaptığı bazı holdingler için yeni iş olanakları araştırmak olan Nixon'a, dönemin Özal hükûmeti tarafından verilen siyasî randevuların yanısıra ilginç bir de turistik gezi programı hazırlanmıştı. Ve bu programın en hoş bölümü ise hiç kuşkusuz ki İstanbul'daki "Sultanahmet Camii ziyareti"ydi.

Nixon, Türkiye gezisinin üçüncü gününde İstanbul'da ve bu ünlü ibadethanedeydi. Cami görevlilerinin nezaketen yaptıkları "Ayakkabılarınızı çıkarmanıza gerek yok" uyarısına karşın, o belli ki böyle bir mekâna girişin kuralları konusunda önceden bilgilendirilmişti. Ayakkabılarını çıkarıp korumalarına teslim etti, içeride uzun uzadıya dolaşıp caminin tarihçesi ve özellikle de dünyaca ünlü çinileri hakkında yetkililerden bilgi aldı.

Ziyaretin sonunda basın mensuplarına yaptığı birkaç cümlelik kısa açıklama ise Amerikan başkanlarının Beyaz Saray'da oturarak -tıpkı günümüz Irak'ında olduğu gibi- yerel gerçekliklerini ve iç dinamiklerini zerre kadar bilmedikleri uzak diyarları diledikleri gibi yönetme çabalarının ne denli boş ve anlamsız olduğunun tarihe kazınmış bir deklarasyonuydu âdeta. "Bugün burada muhteşem bir mimarî anıtı gezdim" demişti Nixon cıkışta, "Ve böyle bir eserin sonsuza dek burada, insanlığın nadide kültür miraslarından biri olarak yaşayacağını bilmek insanın içine huzur veriyor."

Ertesi gün Türkiye'deki bütün gazeteler eski başkanın bu ibretlik cami ziyaretine geniş yer ayırarak, onun bu olaydan 15 yıl kadar önceki saldırganca tutumuna atıfta bulundular.

Nixon, daha sonra 20 Mayıs 1987'de Türkiye'ye bir kez daha geldi. Artık Türkiye'nin -ABD liderlerinin Latin Amerika'da görmeye alıştıkları türden- bir "muz cumhuriyeti" olmadığına büyük ölçüde ikna olmuş gibiydi; bu gezisinde de kendisine yine önemli işadamları eşlik etti ve danışmanlığını yaptığı gruplar adına bazı bağlantılar gerçekleştirdi.

ABD'nin 37'nci -ve görevinden istifayla ayrılan yegâne- cumhurbaşkanı Richard Milhous Nixon, 22 Nisan 1994 tarihinde geçirdiği bir felç sonucunda 81 yaşında hayata veda etti. Ama Mimar Sinan'ın çıraklarından Sedefkâr Mehmet Ağa'nın 1617'de ibadete açılan görkemli eseri Sultanahmet Cami, adını verdiği ünlü meydanda hâlâ bütün ihtişamıyla yükseliyor ve tarihleri iki yüzyıl ile sınırlı Amerikalı turistlere "köklü devletler ile gelenekleri" üzerine önemli ipuçları vermeye devam ediyor.

Ali Murat Güven / Yeni Şafak


 

Stalin'in gizli Türkiye planı!

ABD ve İngiliz belgelerinden çıkan tarihi gerçekler şok etti. Stalin Kars ve Ardahan'ı talep edip Boğazlar'dan da üs istemiş.

 image013
01 Aralık 2007 10:20

 

ABD ve İngiltere'nin İkinci Dünya Savaşı sırasında Moskova yönetimiyle yaptığı müzakerelerin tutanakları, "Stalin liderliğindeki Sovyetlerin o dönemde Türkiye'den Kars ve Ardahan'ı talep ettiğini ve Boğazlar'da üs istediğini" bizzat Stalin'in ağzından net biçimde ortaya koyuyor.

Belgeler ayrıca, Stalin'in dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri  SSCB'ye getirttiğini ve onları, işgal etmek istediği Doğu Anadolu'ya
yerleştirmeyi amaçladığını, Doğu Anadolu'yu işgaline haklı zemin oluşturma çabası içerisinde SSCB'ye getirttiği Ermenileri kullanmaya çalıştığını gösteriyor.


Nazilere karşı müttefik olan ABD, İngiltere ve SSCB arasında 16-26 Aralık 1945'te Moskova'da düzenlenen dışişleri bakanları konferansının
tutanakları, Sovyetlerin Türkiye'ye yönelik toprak ve üs taleplerinin en yetkili ağızdan, bizzat Stalin tarafından dile getirildiğini belgeliyor.

Sovyetlerin Türkiye'den toprak ve üs iddialarının varlığı bugüne kadar biliniyordu ancak Türkiye'ye verilen notalarda diplomatik ve belirsiz bir üslup kullanıldığı, talepler ayrıca bir propaganda savaşı biçiminde Sovyet gazetelerince veya Sovyet akademisyenlerince dile getirildiği için, tartışmaya çok açıktı.

Ancak Stalin'in bu talepleri bu kadar açıklıkla ortaya koyduğu bilinmiyordu.

Batı'nın açıkça Türkiye'nin yanında yer almasının da yardımıyla planı başarısızlığa uğrayan Stalin'in ölümünden sonra Sovyet hükümeti, 30 Mayıs 1953'te Ankara'ya yeni bir nota vererek, "Sovyetler Birliğinin Türkiye'ye karşı hiçbir toprak iddiasında olmadığını beyan ederiz" demiş ve "belirsiz kalmış bir konuyu netleştirmiş" izlenimi yaratmaya çalışarak, aslında Stalin'in net biçimde dile getirdiği iddialarından geri adım atmıştı.


MOSKOVA KONFERANSI

Tutanaklara göre, Moskova konferansı sırasında İngiliz ve Sovyet heyeti arasında 19 Aralık 1945 tarihinde, saat 19.10'da Kremlin Sarayı'nda bir görüşme yapıldı.

Stalin, beraberinde Dışişleri Bakanı Vyacheslav Molotov olduğu halde,İngiltere Dışişleri Bakanı Ernest Bevin ve beraberindekileri kabul etti.

İngiltere heyeti, bu görüşmenin tutanaklarını, ertesi gün Amerikan heyetine de verdi ve tutanakları içeren belge, 740.00119 Council/12-1745 kayıt numarası altında Amerikan arşivlerine girdi.

Bu belge, ABD Dışişleri Bakanlığının belgelerinin tasnif edildiği, "Foreign relations of the United States: diplomatic papers"
adlı yayın (FRUS begeleri) içerisinde kamuoyuna açıldı.

Stalin-Bevin arasında yapılan bu görüşmenin tutanağına göre, toplantıda önce Bakü petrolleri ve İran konuşuluyor, sonra Türkiye ele alınıyor.

Türkiye konusunu Bevin açıyor ve Stalin'e, "Türkiye ile ilgili sorun nedir?" diye soruyor, "Terim yanlış anlaşılabilir ama bir 'sinir
savaşının' sürdüğünü gösteren belirtiler var" diye devam ediyor. Bevin,"Biz Türkiye'nin müttefikiyiz ve bu sorunu anlamak istiyoruz"
ifadesini kullanıyor.

Bu konuda iki sorunun bulunduğu karşılığını veren Stalin, birincisinin Boğazlar olduğunu, ikinci olarak ise "Kars ve Ardahan'ı Sovyet
sınırları içerisine katmak istediklerini" söylüyor.

İngiltere Dışişleri Bakanı Bevin, "Boğazlar'da bir Sovyet üssü kurulması konusunda konuşmalar olmuştu" deyince, Stalin bunu teyit
ediyor ve "Boğazlar'da üs istediklerini, bu isteklerinin sürdüğünü"
ifade ediyor.

Kars ve Ardahan ile ilgili olarak da Stalin, buraların, "Türkiye'nin ele geçirdiği topraklar" olduğunu iddia ediyor, "Bu durum düzeltilsin,
1921 öncesi sınıra geri dönülsün" diyor.

1870'ten itibaren Çarlık Rusyasının denetimine giren Kars ve Ardahan, Kurtuluş Savaşı sonrası Atatürk ve Lenin yönetimlerinin
mutabakatı sonucu 1921 Kars ve Moskova antlaşmalarıyla geri alınmıştı.

Stalin dönemindeki Sovyet yönetimi ise "1921'de zayıftık, Türkiye bundan faydalandı, bu haksızlık giderilsin" iddiasını ortaya attı.



STALİN-BEVIN GÖRÜŞMESİNİN METNİ

Stalin-Bevin görüşmesinin tutanakları, "United States Department of State / FRUS: diplomatic papers, 1945. General: political and economic matters Volume II (1945)" adlı cildin 688-691'inci sayfalarında yer alıyor.

Türkiye açısından büyük bir tarihi belge niteliğindeki bu tutanakların ilgili kısmı şu şekilde:
"Sayın Bevin, Başkomutan Stalin'e başka bir soru yöneltmek istediğini söyledi. Türkiye ile ilgili sorun nedir? Terimin yanlış anlaşılmasını
istemediğini belirterek, bir sinir savaşının devam ettiği görünümünün var olduğunu söyledi. Türk-Sovyet sınırına ilişkin bir sorun olduğu
izlenimine sahip olduğunu, Majestelerinin Hükümetinin (İngiltere Hükümeti) Türkiye'nin müttefiki olduğunu ve bu sorunu anlamayı çok arzu
ettiğini belirtti.

Başkomutan Stalin, iki sorun bulunduğu yanıtını verdi.

Birincisi, Boğazlar. Montrö Sözleşmesine göre, savaş durumu olup olmadığını takdir etme ve buna göre Boğazları kapatıp kapatmama, kontrol altında tutma hakkı Türkiye'ye bırakıldı. Bu durum Rusya açısından güçlük oluşturuyor çünkü Türkiye böylece Sovyetler üzerinde isterse baskı kurma hakkına sahip oluyor. Dolayısıyla Sovyet Hükümeti,Boğazların serbestliğini korumak istiyor.

İkincisi, Türkiye'de Gürcülerin ve Ermenilerin yerleşik olduğu ancak Türkiye'nin ele geçirdiği topraklar var. Bu durumun düzeltilmesi, en
azından Çarlar zamanında var olan sınıra geri dönülmesi gerekiyor çünkü Gürcüler ve Ermenilerin iddiaları var. (Ancak) Türkiye'ye karşı savaş gibi bir şeyden söz etmek saçma olur.

Başkomutan Stalin, Sayın Bevin'in, bu sorunun nasıl çözümleneceği sorusuna karşılık, bu sorunun, (Sovyetlerin) ya Türkiye ile ya da
Müttefiklerle (ABD ve İngiltere) yapacağı görüşmelerle çözümlenmesi gerektiğini belirtti.

Sayın Bevin'in, Sovyet Hükümetinin tam olarak ne istediği sorusuna karşılık olarak Başkomutan Stalin, söz konusu bölgelerde Gürcülere ve
Ermenilere ait kısımları geri alma arzusunda olduğunu, 1921 Antlaşması öncesinde var olan sınıra geri dönülmesini istendiğini söyledi.

Sayın Bevin, bu bölgelerin Rusya'nın elinde uzun süreliğine kalmamış olduğunu söyledi.

Başkomutan Stalin bunu onayladı, ancak Gürcülerle Ermenilerin bu topraklarda her zaman var olduğunu belirtti.

Sayın Bevin, Başkomutan'ın (Stalin) Boğazlar konusunda tam olarak ne istediğini sordu. Daha önce Boğazlar'da bir Sovyet üssünün bulunması yolunda konuşmalar bulunduğunu belirtti.

Başkomutan Stalin, bu yöndeki isteklerinin (Boğazlar'da Sovyet üssü) hala devam ettiğini belirtti."

İNGİLTERE'DEN TÜRKİYE'YE DESTEK

Bevin, Stalin'in tehditleri karşısında Türkiye'nin yanında yer alacaklarının işaretini de verdi.

Belgelere göre, ABD Dışişleri Bakanı James Francis Byrnes ile Moskova'da baş başa bir görüşmesi sırasında Bevin, "Sovyet politikası rahatsız
edici" diyor.

Bevin, Amerikalı muhatabına, "Majestelerinin hükümeti (İngiltere Hükümeti), Rusya'nın Türkiye'ye yönelik tehditleri karşısında tarafsız
kalamaz, Türkiye'nin yanında yer alacaktır. Sovyetlerin Boğazlar'da üs ve Kars-Ardahan talepleriyle mutabık olmamız mümkün değil" diyor.

ERMENİLERİN KULLANILMAYA ÇALIŞILMASI

Stalin, 1945 yılından itibaren planını aşama aşama uygulamaya başlıyor ve işgal etmeyi planladığı Türk topraklarına Ermenileri yerleştirmek
için, dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri, İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasındaki yıllarda, SSCB'ye getirtmeye başlıyor.

SSCB lideri Stalin, işgal etmeyi planladığı Türk topraklarına yerleştirmek, işgale gerekçe olarak
kullanmak için dünyanın çeşitli ülkelerinden Ermenileri, İkinci Dünya Savaşının hemen sonrasındaki yıllarda, SSCB'ye getirtti.

Sovyet yönetimi önce bu politikanın hukuki zeminini hazırladı ve SSCB topraklarına ayak basan her Ermeni'yi, o andan itibaren Sovyet yurttaşı saydı.

ABD Dışişleri Bakanlığının belgelerinin tasnif edildiği, "Foreign relations of the United States: diplomatic papers" adlı yayın olan FRUS
1947 cilt IV'teki bir nota göre, SSCB Yüksek Sovyet Prezidyumu 19 Ekim 1946'da aldığı kararda, "Sovyet Hükümetinin belirlediği politika
çerçevesinde gelmeleri şartıyla diğer ülkelerden gelen tüm Ermenilerin, SSCB topraklarına ayak basmalarından itibaren doğrudan SSCB vatandaşı sayılmalarını" kabul etti.

Getirilen bu Ermenilerin, yine ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerine göre,"Stalin'in Türkiye'den toprak ilhak etmesinde gerekçe olarak
kullanılmaları" planlanıyordu.

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Edwin C. Wilson, 19 Aralık 1945'te Washington'a gönderdiği bir mesajda (FRUS, 1945, cilt VIII), bu durum
açıkça belirtiliyor. Büyükelçi, Ermenilerin SSCB'ye götürülmelerinin, "bunların ileride ilhak edilmesi planlanan Türk topraklarına
yerleştirilmesi planının bir parçası olduğunu" belirtiyor.

Büyükelçinin mesajına göre, yalnız ABD, Avrupa ve Orta Doğu ülkelerinden değil, Türkiye'den de Ermenilerin SSCB'ye götürülmesine çalışılıyor.

Büyükelçi, İstanbul'daki SSCB Başkonsolosluğuna yaklaşık 200 Ermeni'nin başvurduğunu belirttiği (22 Aralık'taki mesajında ise başvurunun 1500 dolayında olduğunu belirtiyor) mesajında, şöyle diyor:
"Sovyet planının, çok sayıda Ermeni'yi Ermenistan Sovyet Cumhuriyetine getirmek ve orada (bunların) yaşamaları için yeterli toprak
bulamayacaklarından hareketle Türkiye'nin doğu bölgelerini ilhak taleplerine zemin hazırlamak olduğu tahmin ediliyor."
Yine aynı ciltteki bir başka belgeye göre, ABD Dışişleri Bakanlığı 21 Aralık 1945'te Avrupa ve ABD'deki diplomatik misyonlarına (Ankara,
Moskova, Londra, Paris, Beyrut, Şam, Kahire ve Bağdat) şu mesajı geçiyor:
"Türkiye ve İran gibi ülkelerdeki Sovyet Konsoloslukları, Sovyet Ermenistan’ına gitmek isteyen Ermeni kökenlileri kaydetmeye başlamıştır.

Bilgilere göre (Sovyet Ermenistan’ı) çok fazla nüfusu kaldıracak durumda değildir. Böylece yaratılan suni nüfus sorunuyla Türkiye'nin doğu
topraklarına yönelik taleplere (muhtemelen) güç kazandırılmak (zemin hazırlanmak) istenmektedir."



HİKÂYENİN SONU: GETİRİLEN ERMENİLER İŞLERİ BİTİNCE SİBİRYA'YA

Dünyanın çeşitli ülkelerinden SSCB'ye getirilen Ermeniler, işgal planlarının suya düşmesinden sonra bu kez SSCB yönetimi tarafından sorun
olarak görülmeye başlanıyor.

ABD'de yayımlanan "Cold War International History Project Bulletin" adlı derginin "14/15 - Winter 2003-Spring 2004" no'lu sayısında yer
alan bir belgeye göre, getirilen Ermeniler Türkiye'ye yerleştirilemeyince, Moskova yönetimi tarafından, "bunlar Batı ülkelerinden geldi, aralarında casus olabilir" gerekçesiyle Sibirya'ya sürülüyor.

"http://www.wilsoncenter.org" adresinden ulaşılabilen bu bültenin 403'üncü sayfasında, Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti Komünist Partisi
Sekreteri Grigori Arutinov'un, Stalin'e gönderdiği, 22 Mayıs 1947 tarihli bir mesaj yer alıyor. Bu mesajda, SSCB'den gelen Ermenilerin
sayısının 50 bin 945 olduğu belirtiliyor.

Ermenistan Devlet Arşivlerinin bugünkü Müdürü Karen Haçatriyan'ın sağladığı belirtilen bu belgede, gelenlerin güç koşullar altında
kaldıkları, içlerinde geri dönmek isteyenlerin bulunduğu, hatta 21'inin sınırdan Türkiye'ye kaçtığı kaydediliyor. 400'üncü sayfada yer alan
değerlendirmede de Batı'nın Türkiye'nin yanında yer almasından ötürü işgalin suya düşmesi üzerine, gelen Ermenilerin binlercesinin, Sibirya'ya, Kazakistan'a sürgüne gönderildiği belirtiliyor.

Böylece on binlerce sivil Ermeni bir kez daha, büyük bir ülkenin, büyük politikalarında oyuncak gibi kullanılıyor, planların devri geçince de
Sibirya'ya gönderilerek, bir kenara atılmak isteniyor.


 

Son padişah Vahdettin hain miydi ?

 image014
Bülent Ecevit uzaktan akrabası olan Padişah Vahdettin’le ilgili şok açıklamalarda bulundu.

Osmanlı döneminde Anadolu halkının durumunu araştıran Ecevit, Zaman’a önemli tespitlerde bulundu. Eski Başbakan, uzaktan akrabası olan Padişah Vahdettin’le ilgili tarihî bir yanılgıyı düzeltti: Kurtuluş Savaşı’na açıktan olmasa da belirgin şekilde destek verdi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı Vahdettin... Kimilerine göre, İngiliz gemisiyle ülkeyi terk eden bir hain, kimilerine göre ise Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışını onaylayan ve vatanın kaderini Atatürk’e teslim eden bir kahraman... Resmî tarih ile muhalif görüşü savununlar arasındaki tartışma 80 yıldır sürüyor. Türk siyasetinin sembol isimlerinden Bülent Ecevit, olaya yeni bir boyut kazandırdı. Osmanlı’nın son sultanı ile uzaktan akraba olan eski Başbakan, Vahdettin’e ‘vatan haini’ denilmesine karşı çıkıyor: “Kurtuluş Savaşı’na açıktan olmasa bile belirgin şekilde destek oldu. İstanbul’dan ayrılacağı zaman devletin elinde külliyetli altın ve para vardı. O, çok az bir miktar aldı. İstese tümünü alabilirdi. Saygıdeğer bir davranışta bulundu.”



3 Kasım seçimlerinin ardından aktif siyasete veda eden DSP’nin eski lideri Ecevit, günlerini Or-An Sitesi’ndeki kütüphane evinde geçiriyor. Oluşturduğu ‘Ulusal Uzmanlar Grubu’ aracılığıyla ağırlıklı olarak dış politikayla ilgili çalışmalar yürüten Ecevit, Osmanlı döneminde Anadolu halkının durumunu ele alan bir kitap yazıyor. Zaman’ın sorularını cevaplayan eski Başbakan, Padişah Vahdettin ile uzaktan akraba olduğunu açıklıyor. Vahdettin’in damadı Sadrazam Tevfik Paşa, Ecevit’in annesinin teyzesinin kayınpederi.

image015Ecevit’in anlatımına göre, Sultan Vahdettin, Damat Ferit Paşa’dan sonra Tevfik Paşa’yı sadrazamlık makamına getirir. Atatürk’ün öncülüğündeki Milli Mücadele hareketine destek veren Tevfik Paşa’nın iki oğlu vardır; İsmail Hakkı Oktay ve Ali Oktay. İsmail Hakkı, Vahdettin’in kızı Naciye Sultan ile evlenir. Fakat bu evlilik kısa sürer. Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’na katılan İsmail Hakkı Bey, İstanbul’daki Naciye Hanım’la ayrılır. İsmail Hakkı Bey’in daha sonra hayatını birleştirdiği Ferhande Hanım ise Ecevit’in akrabasıdır. Eski Başbakan bu durumu şöyle anlatıyor: “Ferhande Hanım annemin teyzesidir. Annemle aynı yaşlarda, kardeş gibiydiler. Beni de oğlu gibi severdi. Aynı zamanda Arabistan’da bulunan büyüğümüzün de akrabasıdır.”

Bülent Ecevit, bu sebeple çocukluk döneminde Tevfik Paşa’yı tanıma fırsatı bulur. Tevfik Paşa, Kurtuluş Savaşı’na destek verdiği için saltanatın kaldırılmasından sonra zarar görmez, sürgüne gönderilmez. Erenköy’deki bir konakta hayatını sürdürür. Ecevit, o günleri hâlâ unutmamış: “4-5 yaşlarında idim. Eniştem İsmail Hakkı Bey, babası ile görüşmeye gittiği zaman beni de götürürdü. Tevfik Paşa, benimle ilgilenir, kıvançlandırırdı. Onu ilgi ile izlerdim.”

Bülent Ecevit, Osmanlı padişahları için iyi-kötü ayrımı yapmanın doğru olmadığını, hepsinin farklı yönleri olduğunu vurguluyor. Abdülhamit’in ‘demokratikleşmeyi engelleme ve aydınları yurtdışına gönderme’ gibi tavırlarını eleştiren Ecevit, olumlu bulduğu yanlarını ise şöyle özetliyor: “Hem dinine bağlı birisiydi hem de Batı kültürünü ihmal etmedi. Okullar, köprüler, yollar yaptırdı. Eğitim çalışmaları yaptı.”

Zaman                             www.haber3.com


 

 ADNAN MENDERES

Menderes’in son güldüğü fotoğraf

Adnan Menderes elini öpen kişiye gülümsüyor.. Ancak biraz sonra bir telefon gelecektir ve..


01 Haziran 2008 14:14

Adnan Menderes bir fikirdi, bir ümitti. Bu toplumu sürü olarak görüp diktatör gibi yönetmeye devam etmek isteyenler ile onun iradesine saygı duyulmasını isteyenler arasında hâlâ süren mücadelenin geçmişteki adresiydi bir bakıma.

Şahsi kusurları elbette olabilir. Kimin yok ki? Ancak bu toplum Adnan Menderes’te onu da aşan bir ışık görmüş ve umutla etrafını çevirmişti. Ondan bir ‘kahraman’ beklemişti.

Ne var ki, kahramanların da desteğe ihtiyaç duydukları anlar olur. “İşte halk yanımda, görmüyor musunuz Eskişehir’de 150 bin kişi meydanları doldurmuş” diyordu darbeden bir gün önce. Ancak unutmayalım ki, 17 Eylül 1961 günü, İstanbul halkı, sokağa çıkma yasağı olmadığı halde, evinden dışarı adım atmamış ve radyodan idam haberini sessizce dinlemişti. O gün, Emniyet kayıtlarına, suç işlenmeyen tek gün olarak geçecektir.

Adnan Menderes’in son anları çok konuşulmuş ve çok yazılmıştır. Necip Fazıl Kısakürek “Son Posta” gazetesinde infazda görevli iki gardiyanın izlenimlerine dayanarak Menderes’in idamı sırasında neler yaşandığını kaleme almıştı. Necip Fazıl’a göre Menderes, tam boynuna ilmek geçirileceği sırada cellada “Dur” demiş ve “dudakları yalnız kendi gönül kulağına ve Allah’a hitab ederek” iki üç dakika boyunca “kıpırdanmıştır. Ne okuduğu belli olmamakla birlikte dua ettiği besbellidir.

Ancak Yassıada’da idama mahkûm edilip cezası müebbede çevrilen ve Kayseri Cezaevi’nde hapis yatarken yurtdışına kaçmayı başaran Reşat Akşemsettinoğlu, hatıralarında Menderes’in son anını İmralı’daki hücresinden şöyle aktarmıştır:

“Dışarıda hava birdenbire kararmıştı. Koğuşta dahi birbirimizi seçemez olmuştuk. Saat tam 13.23’te “Allah” sesi bir anda etrafa yayıldı. Bu ses Menderes’in sesi idi. İki dakika sonra saat 13.25’te semadan tufan halinde bir yağmur sağanağı indi. Bu sağanak sanki ağaçları, binaları, insanları, eşyaları, gökten sürükleyip getiren bir seldi. İmralı’da bulunan karaağaçların dallarında tüneyen on binlerce kuş, yağmurun şiddetinden dolayı yerlerinden fırlayıp havaya süzülmüşler ve etrafı büsbütün karartmışlardı… Sonradan öğrendiğimize göre hakim, savcı ve subay maskesi altında idamını seyretmeye gelen katiller, yağmurun şiddeti karşısında çil yavrusu gibi etrafa kaçarak Menderes’in son anını görmek zevkinden mahrum kalmışlardı.”



Menderes’in gözü açık çekilmiş son fotoğrafı, boynuna ilmek geçirilmişken çekilmişti. Bundan sonra gözünü yumduğunu gösteren bir başka görüntü ve uzaktan çekilmiş, ayakları sallanırken gösteren ‘post-mortem’ fotoğrafı vardır.

Peki Menderes’i gülerken gösteren son fotoğraf nerede çekilmiştir?

Gördüğünüz fotoğraf, 26 Mayıs 1960 akşamı, Eskişehir’de Şeker Fabrikaları’nın verdiği akşam yemeğinde, muhtemelen saat 22.00 civarında çekilmiştir. Elini öpmek üzere eğilen kişiye gülümseyerek mukabele eden Adnan Menderes, biraz sonra telefona çağrılacak ve dönüşte morali bozuk ve oldukça gergin olduğu görülecekti. Görüştüğü kişi, Meclis Başkanı Refik Koraltan’dır. İstanbul Üniversitesi profesörlerinin protesto hazırlığında olduklarını öğrenmiş ve salona döndükten sonra son siyasi konuşmasını yaparken darbeye çanak tutan üniversite hocalarını “Kara cübbeliler” sözüyle eleştirmişti.

Ancak artık Menderes’in yüzü asıktır ve 5 ay sonra Yassıada duruşmalarında hakim huzuruna çıktığında o tatlı tebessümü gitmiş, yerine süzgün, bitkin, çökmüş bir Menderes gelmiştir. Hakime, 5 aydır kimseyle konuşmasına izin verilmediği için konuşma yeteneğini kaybettiğini, bunun anlayışla karşılanması gerektiğini söyleyecek noktaya kadar varmıştı bitkinliği.

Bu toplumun Adnan Menderes’i neden sevdiğini anlayabilmek için başka tanıklıklara da ihtiyaç var. İşte “Yeni Dünya” dergisinin geçen (Mayıs 2008) sayısında Cevat Akşit Hoca’yla yapılan söyleşi, Menderes’in derin dünyasını deşifre etmemiz için canlı bir ipucu niteliğindedir. Amcası Baha Akşit (DP grup başkan vekilidir) aracılığıyla imam hatiplerin yüksek kısmının, yani yüksek İslam enstitülerinin açılması için Başbakanla görüşmeye giden heyette bulunan Cevat Akşit, bakın darbeden kısa bir süre önce gerçekleşen bu görüşmede Menderes’in nasıl deruni bir fotoğrafını çekiyor:

“Ben 17 yaşımdaydım. Saat [gece] 10’a doğru Başbakan’la görüşeceğimiz odaya girdik. Başbakan geldi, koruma polisini dışarı çıkardı ve kapıyı kilitledi. “Kimse buraya girmeyecek” diye tembihledi. Bir başladı konuşmaya. Türkiye’deki komünist faaliyetleri, bölücü faaliyetleri, masonik faaliyetleri bir bir anlattı. Dedi ki: ‘Benim müsteşarım [Ahmet Salih Korur] masonların reisi. Beni bu kadar bunalttılar, etrafımı çevrelediler. Ben Müslüman’ım. Türkiye’nin de ayakta kalmasının teminatı İslam’dır, imandır. Eğer bugün biz ayaktaysak, beyaz örtülü bir ninenin veya aksakallı bir dedenin kucağında büyümüş bir nesil olarak ayaktayız’ dedi. Ama bu sırada hüngür hüngür ağlıyor.”

Akşit, Menderes’in “İmansız, İslamsız yaşanmaz. Hayatım pahasına da olsa imam hatip okullarının yüksek kısmını açacağım. Arkadaşlarım beni desteklemiyor, laikliğe aykırı görüyorlar” sözlerinden sonra üç defa “Yalnızım, yalnızım, yalnızım!” dediğini de belirtiyor. O gece o odada bulunan herkes ağlamıştır.

Cevat Akşit’in tanıklığıyla gördüğümüz gibi Menderes’in bir de resmî kayıtlara geçmeyen bir iç dünyası vardı. Zaten Necip Fazıl daha 1951’den itibaren onun bu iç dünyasına bir kuyumcu titizliğiyle eğilmiş ve oradan Menderes’i bile aşan bir anlam ve ümit abidesi yontmaya koyulmuştu.

“Ama Menderes, ah Menderes… Sen mahzun ve münkesir Müslümanların biricik ümid bildiği tek ve yegâne adamsın! Mademki kendini bu kadar sevdirdin ve kendine bu kadar ümit bağlattın; artık mecbur ve mahkûmsun! Bu vatanın ne kadar hasreti varsa hepsini senden bekleyecek ve isteyeceğiz!.. Sen Allah’ın, Resûlü’nün, Türk milletinin ve Türk tarihinin sevgilisi olabilir; ve sahte kahramanların ardından birdenbire gerçek ve büyük kahraman çapında yükselebilirsin!”

Zaman
Mustafa ARMAĞAN    http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=377792 alınmıştır


 

Osmanlı, Rumeli'yi masa başında kaybetti!

 "Tarih tekerrürden ibarettir" sözünün önemi şu günlerde daha da iyi anlaşılmalı..

İşte Hürriyet Pazar yazarı Soner Yalçın'ın bugünkü köşe yazısı:


Türkiye sınır ötesi operasyonu tartışıyor. Bazı çevreler "ABD’yi, AB’yi karşımıza almayalım; sorunu masada çözmeye çalışalım" diyor. Tarih tekerrür mü ediyor? Çünkü benzer olayları Osmanlı Devleti de yaşadı.

Bulgar, Yunan, Sırp çetelerine karşı Avcı Taburları’yla başarılı bir mücadele veren Osmanlı, Avrupa ülkelerini karşısına almamak için Balkan topraklarını birer birer masada kaybetti.

NE bu sayfada ne de kitaplarımda yorum analiz yapmamaya gayret ederim. Olguların-haberlerin ve tarihsel olayların daha öğretici olduğunu düşünürüm. Ama bazen...

Bazen insan soğukkanlılığını kaybediyor. Bazı köşe yazarlarının bu toprakların tarihini, kalemi ellerine aldıkları dönemle başlatmaları artık dayanılmaz boyuta geldi. Neredeyse herkes Türk Silahlı Kuvvetleri’ne "akıl" veriyor:

"Barzani güçleri artık düzenli orduya geçti, aman dikkat!"

"Kuzey Irak’a girdiğimizde ABD ordusu karşımıza çıkarsa ne yapacağımızı hesap etmeliyiz!"

"Askeri operasyondan önce meseleyi masada çözmeye çalışmalıyız!"

’VMRO’ ADINI DUYDUNUZ MU

Bütün mesele tarihi gerçeklerin pek bilinmemesinden kaynaklanıyor aslında. Bilmiyorlar; Türk Silahlı Kuvvetleri tarihinin, terör örgütlerine karşı verilen mücadeleyle eşzamanlı olduğunu. Bu arkadaşlar Abdullah Öcalan adını biliyor. Peki:

Yunanlı Emanuil Ksantos, Nikolaos Sfukos, Anastasyas Çakalof adını duydular mı?

Bulgar Boris Sarafov, Saissij Hilandersky, Sofronij Vraçansky ya da Sırp Miloş Obradoviş ve Damien Gruev ismini hiç işittiler mi?

Balkanlar’ın en etkili terör örgütleri VMRO ve IMRO’dan haberdarlar mı?

Balkanlar’da fitili ateşleyen Konstantin Fotinov’un hem de İzmir’de çıkardığı "Lyubaslovie" adlı yayın organını biliyorlar mı?

Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Romanya’nın (Eflak-Boğdan) nasıl kaybedildiği hakkında bilgi sahibi midirler? Sanmam. Peki:

Unutun yukarıdaki isimleri, çeteleri, yayın organlarını; bugün bazılarının AB üyesi olduğu bu ülkelerin Osmanlı’dan nasıl koptuğunu kısaca anlatmak istiyorum. Bugüne benzerliklerini siz bulun lütfen!


OYUN HEP AYNI

Taktik hep aynıydı:

Önce çeteler kurup isyan başlattılar. Mehmetçik çetelere dünyayı dar edince, "Aman koşun yardım edin, barbar Türkler katliam yapıyor" diye Avrupa’yı ayağa kaldırdılar.

Öyle ya bu insan hakları meselesiydi ve Avrupa bu konuda çok "duyarlıydı". Hemen olaya el koydular. Arka bahçelerini kaybetmek istemiyorlardı. Tabii "el koyma" diplomatik yollardan oluyordu!

Masalar kuruluyor ve diplomatik görüşmeler başlıyordu. İşte mihenk noktası bu masaydı.

Osmanlı masaya oturunca çaresiz kalıveriyordu. Nasıl olmasın, borç batağındaydı. Masada ne kadar kararlı gözükse de isteklerini pek yaptıramıyordu.

TÜRK SOYKIRIMI

Osmanlı Devleti masadan hep reform yapma sözüyle kalkıyordu. Devamlı da reformlar yaptı; Balkan tebaasına her türlü hürriyeti verdi.

Yetmedi.

Ardından özerk prenslikler, imtiyazlı bölge statüleri tanıdı. Yetmedi. Onlar hep daha çok istediler. Bağımsız devlet oldular; yine yetmedi. Bu kez daha çok toprak istediler. Bazen kendilerine güvenip Osmanlı’ya savaş açtılar.

Osmanlı işte o zaman rahatlıyordu; masadan kurtulmuştu. Yunan ordusunu da, Sırp ordusunu da cephede perişan etti. Ama sonuç alabildi mi? Hayır. Her seferinde düvel-i muazzama olaya "el koydu".

Osmanlı yine masaya oturtuldu. Ve o diplomasi masasında sürekli kaybetti. Osmanlı kaybettikçe çeteler azgınlaştı. Oyun tekrar tekrar sahneye kondu.

Mehmetçik yine çeteleri dağıttı; çetelerin Avrupa’daki uzantıları, "Aman yetişin barbar Türkler Hıristiyanları kesiyor" diye ortalığı ayağa kaldırdı.

İnanması zor ama bu oyun her seferinde etkili oldu. Osmanlı şaşkındı. Haklıydı. Ama anlatamıyordu. Sonuçta Balkanlar’ın güvenlik meselesini bile Avrupalılara bıraktı! Sorun çözüldü mü? Hayır.

Bu kez meselenin parlamentoda çözüleceği söylendi. Osmanlı, Yane Sandanski’den İsa Bolatin’e kadar çete liderlerini Osmanlı Meclis-i Mebusan’a taşıdı. Olmadı.

Ne yapsa ne etse yaranamadı Osmanlı.

Aslında bilmediği/görmediği bir gerçek vardı; mesele başkaydı. Mesele, Türklerin Avrupa’dan çıkarılmasıydı. Öyle olmasa, Balkanlar’da 4.5 milyon Türk öldürülürken insan hakları savunucusu Avrupalıların sesi çıkmaz mıydı?

Oysa uygar Batı kılını bile kıpırdatmadı.

Dün böyleydi; bugün farklı mı? Batı’nın elinde dün olduğu gibi bugün de kendi çizdiği bir harita var ve onu gerçekleştirmek için uğraşıyor.

Demokrasi, özgürlük, insan hakları Batı için aslında sadece laf-ü güzaftır.

Biz bu filmi gördük.



BAĞIMSIZ BATI TRAKYA CUMHURİYETİ

BALKAN Savaşları’nda Osmanlı’nın bozguna uğraması, ülke içindeki dengeleri de değiştirdi. İttihatçılar darbe yaparak iktidarı aldı. Ve kısa zamanda darmadağın olan orduyu savaşacak hale getirdi.

Osmanlı Ordusu 30 Haziran 1913’te Batı Trakya’ya doğru harekete geçti. Keşan, İpsala, Uzunköprü ve Edirne bir hafta içinde geri alındı. Ama ne yazık ki ordu hemen durduruldu. Cephede değil masada durduruldu.

Düvel-i muazzama elçileri Sadrazam Said Halim Paşa’ya koşmuşlar; Osmanlı’nın Londra Antlaşması’nın tek taraflı bozduğunu ve hemen "işgal" ettiği topraklardan çıkmasını söyleyerek, sözlü nota vermişlerdi.

Müzakereler sürerken Enver Paşa, 16 subay ve 100 Mehmetçik’ten oluşan müfrezeyi Bulgar zulmü altındaki Batı Trakya içlerine gönderdi. Kuşçubaşı Eşref komutasındaki müfreze, Edirne’den yola çıkıp Ortaköy’e geldiğinde, 1200 kişilik Bulgar çetesi tarafından vahşice katledilen 400 Türk köylüsünün cesediyle karşılaştı.

Bir gün sonra katliamcı Bulgar çetesi bulundu; darmadağın edildi; 5’i subay 95 kişi esir alındı. 1200 silaha el konuldu. Türk müfrezesi önüne ne gelirse ezip geçti; şiddetli çatışmalardan sonra Mestanlı ve Kırcaali ele geçirildi. Yedi düvelin baskısından bunalan İstanbul Hükümeti, Bulgar cephesindeki Enver Paşa’ya birliklerin çekilmesi emrini verdi.

Enver Paşa emri dinlemedi. Kuşçubaşı Eşref’in yanına Süleyman Askeri Bey komutasında bir birlik daha gönderdi. Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri güçlerini birleştirip Gümülcine ile İskeçe’yi aldılar. Meriç boyunu Bulgarlardan tamamen temizlediler.

İki Türk birliği destan yazıyordu. Düvel-i muazzama ise yıkıyordu ortalığı. Sonunda Enver Paşa da, Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri’ye "durun" demek zorunda bırakıldı.

Durmak yeterli değildi; Avrupalılar Türklerin "işgal" ettiği yerleri hemen boşaltılmasını istiyordu. İşte burada devreye Türk’ün zekásı girdi. Batı Trakya’yı ele geçiren Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri Bey dünyaya bir açıklama yaptılar: "Bizim Osmanlı ile hiçbir ilgimiz yoktur!"

Ve ardından "Garbi Trakya Müstakil Hükümeti"nin kurulduğunu duyurdular.

İLK TÜRK CUMHURİYETİ

12 Eylül 1913 tarihinde kurulan bağımsız Türk devletinin yönetim şekli neydi biliyor musunuz; Cumhuriyet!

Devlet Başkanı Süleyman Askeri Bey’di. Genelkurmay Başkanı ise Kuşçubaşı Eşref. Yeni Türk devletinin başşehri Gümülcine’ydi. Bayrağı; ay yıldızlı, yeşil-beyaz-siyah renklerden oluşuyordu. Sözlerini bizzat Süleyman Askeri’nin yazdığı milli marşları bile vardı.

Posta teşkilatı kurup pul bastırdılar. Pasaport sistemi oluşturdular. Öyle herkes elini koluna sallaya sallaya gelemeyecekti yani!

Dünyayla haberleşmek için Batı Trakya Haber Ajansı’nı kurdular. "Özgür" adı verilen resmi gazete ile "Independant" adlı Türkçe-Fransızca gazete çıkarmaya başladılar.

Kısa zamanda 30 bin kişilik ordu oluşturdular. Amaç asker sayısını kısa zamanda 60 bine çıkarmaktı. Öte yandan:

Başta Rusya olmak üzere düvel-i muazzama, eğer bağımsız Türk devleti kendini lağvetmezse Osmanlı’nın doğusunda bağımsız Ermenistan kurdurulacağı tehdidini savurmaya başladı. (Ne rastlantı (!) değil mi, bugün de ellerinde yine Ermeni tasarısı var.)

Sonuçta, Osmanlı Hükümeti zorla masaya oturtuldu ve İstanbul Antlaşması, "Garbi Trakya Müstakil Hükümeti"nin sonu oldu.

Yeni cumhuriyetin ömrü ancak 55 gün sürebildi. Osmanlı yine diplomasi masasında kaybetmişti. Ayrılık günü, Batı Trakya’da kalanlar da gidenler de gözyaşlarına boğuldu. Son kez hükümet konağı önünde toplu bir fotoğraf çektirildi.

Bugün bazılarımız ne diyor; "Aman masaya oturalım!"

İbret alınsaydı tarih hiç tekerrür eder miydi?..

Mehmetçik 150 yıldır gerilla savaşı yapıyor

BUGÜN teröristlere karşı mücadele veren Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı özel harpçileri biliyorsunuzdur.

Peki, Avcı Taburları adını duydunuz mu? Çoğumuz bilmez.

Türk Ordusu’nun 25 yıldır gayri nizami harp yaptığı yazılıyor/söyleniyor. Oysa Mehmetçik bu savaşı 150 yıldır yapıyor.

Bu savaşı başlatan Avcı Taburları’dır.

Ondan doğan örgütün adı Teşkilat-ı Mahsusa’dır. Bu teşkilatın mirasını devralan ise özel harpçilerdir.

Osmanlı’nın ilk özel harp teşkilatı olarak Avcı Taburları’nı gösterebiliriz. Çetelere karşı düzenli orduyla karşılık veremeyeceğini anlayan Osmanlı bu nedenle, tıpkı çeteler gibi dağlarda yaşayan Avcı Taburları’nı organize etti.

Avcı Taburları, Rumeli’deki 3’üncü Ordu Komutanlığı’na bağlı kurulmuştu. Bunlar sorumlu oldukları bölgede devamlı hareket halindeydiler. Çeteler hangi yöntemleri kullanıyorsa onlar da aynısını yapıyorlardı. Bu gerilla taburunda genellikle Harp Okulu’ndan mezun olmuş mektepli subaylar görev yapıyordu. Bunun ayrıca özel bir nedeni vardı:

II. Abdülhamid, mektepli subayların İstanbul’da görev yapmasını istemiyordu. "Darbe yaparlar" diye çekiniyordu. Bu nedenle İstanbul’daki Hassa Ordusu’nda (1. Ordu) sadece, Padişah’a bağlı kapıkulu zihniyetindeki eğitimsiz alaylı askerleri tutuyordu.

Avcı Taburları komutanları arasında kimler yoktu ki: Enver, Cemal, Yakup Cemil, Eyüp Sabri, Resneli Niyazi, Cafer Tayyar, Yenibahçeli Şükrü, Mülazım Atıf, Süleyman Askeri, Kuşçubaşı Eşref, Filibeli Halim, Kazım Özalp, Kazım Karabekir ve daha niceleri...

Bu subayların çetelerle mücadelesi pek kolay olmadı. Harp Okulu’nda cephe savaşlarını öğrenmişlerdi; silahları kara tahtaya çizerek! Çünkü okulda silahların bulunması, ateş edilmesi Sultan’ın emriyle yasaktı! Bu şartlar altında mezun olan subaylar kendilerini Balkanlar’ın o zor coğrafi şartlarında ateş çemberi içinde buldular. Yine de hiç yılmadılar.

Giritli Kaptan Skalidis, Bulgar Petso, Rum Pirlepe, Arnavut Istaryalı Kamil, "Vardar Güneşi" adı verilen Apostol gibi onlarca çeteyi yok eden bu Avcı Taburları’ydı.

Avcı Taburları kısa zamanda gerilla savaşını öğrenmişti. Ama...

Ama yine karşılarında yedi düvel vardı.

Örneğin: Çetelerin silah depoları kiliseler ve papaz-rahip evleriydi. Osmanlı zabitleri aramak için buralara girdiklerinde çete taraftarları feryat ediyordu: "Kilisemizi yakıyorlar!" Sanki Osmanlı 600 yıl kiliseyle barışık olmamış gibi.

Yazdığımız gibi Avcı Taburları’nın kuruluş nedeni Yunan, Bulgar, Sırp vb. çetelere karşı mücadele vermekti. Bu çeteler başta Osmanlı zabitleri olmak üzere karakollara, köylere, yolcu gemilerine, demiryollarına, köprülere saldırılar düzenliyorlardı.

Akla gelecek her yöntemle suikast yapıyorlardı. Olayın trajikomik yanı, bu saldırılardan Avrupalılar zarar görürse onların maddi zararlarını da Osmanlı karşılıyordu. Çeteler bunu bildikleri için yabancı görevlileri kaçırıp fidye istiyorlardı.



Örneğin, Fransız maden müdürü Chevalier için 15 bin; İngiliz rahibe Mrs. Stene için 16 bin altınlık fidye parasını da Osmanlı ödemişti!

Bu arada Avcı Taburları’ndaki subaylar 250 kuruşluk maaşlarını bile alamıyorlardı! Neyse...

Avcı Taburları’nın çetelere karşı mücadelesinde de karşılarındaki güç Batı’ydı.

Örneğin, eli kanlı çete üyesini yakalayıp cezaevlerine koyuyorlardı. Ancak belli bir süre sonra Avrupa’nın baskısıyla bunlara af çıkıyordu. Salıverilen soluğu tekrar dağda alıyordu!

Yani: Başta Ruslar olmak üzere Avrupalılar, Türk askerinin moralini bozmak için ellerinden geleni yapıyordu.

Manastır’daki Rus Konsolosu Rostkovkiy kendisine selam durmadığı için bir Türk askerini kırbaçlayacak; Mehmetçik bu saldırıya dayanamayıp konsolosu öldürecekti.

Aslında Mehmetçik nefsi müdafaa yapmıştı ama Divanı Harp’te hemen idam edilivermişti; hem de olaya hiç karışmamış nöbetçi arkadaşıyla birlikte.

Osmanlı’da milliyetçilik/ulusalcılık nasıl doğdu sanıyorsunuz? Sonuç olarak, Osmanlı Avcı Taburları Rumeli Dağları’nda gerilla savaşını öğrendiler. Öyle iyi öğrendiler ki, mirası devralan Teşkilat-ı Mahsusa, I. Dünya Savaşı’nda düşmanları yıldıracak eylemler yaptı.

İşte kökü Avı Taburları’na ve Teşkilat-ı Mahsusa’ya dayanan özel harpçiler bugün kararlılıkla teröre karşı mücadele vermektedir.

Yani, söylendiği/yazıldığı gibi Türk Silahlı Kuvvetleri gerilla savaşını yeni öğrenmemiştir.

Hürriyet
Soner YALÇIN

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=296478


 

Dünyayı ayağa kaldıran fotoğraflar!

 image021

İsrail’in durmak bilmeyen saldırılarının ardında kan ve cesetler kalıyor..

Gazze Şeridi'nde Beyt Hanun'da İsrail füzeleri kadın çoluk çocuk dinlemedi. Parçalanan kadın ve bebek cesetleri ile yıkılan evler mezbahaya döndü.

 image022

Dünya kamuoyu ajansların geçtiği bu fotoğraflar ile dehşete düştü. Görüntü gerçekten ürkütücüydü. İnsanın kanının donduran bu görüntüler dilsiz insanı bile dile getirecek türdendi..

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=174565 alınmıştır

 

 Son yılların en dramatik şiiri

 image023

Irak savaşında babası ile annesi ölen ve kendisinin de bacakları kopan Müslüman bir çocuğun savaşı yöneten ABD'li general Tommy Franks'a yazdığı şiir...

Merhamet hür Dünyaya bu kadar mı Irak ' ta?
Ben Basralı Ömer,
Belki haberin yoktur diye yazıyorum Mr. Franks.
Önce demokrasi yağdı göklerimizden,
Sonra özgürlük geçti üstümüzden
Palet palet.
Ve insan hakları Namlularından
Saniyede bilmem kaç adet.
Demokrasi bizim eve de isabet etti
Bir gün sonra anladım koptuğunu ayaklarımın.
Tam onsekiz adet insan hakları saymışlar
Vücudunda babamın.
Annem yoktu zaten
Ben doğarken ilaç yokluğundan ölmüş
Ambargo falan dediler ya Anlamadım
çocukluk aklı işte
Oluşmadan sökülmüş.
Sizde de barış böyle midir Mr. Franks?
insan hakları çocukları yetim
Ve ayaksız bırakır mı orda da?
Düşer mi ayın kan gölüne aksi
Güpegündüz düşer mi Pazar yerine demokrasi?
Zenginlik insanları korkudan uykusuz bırakır
Kuşlar gökyüzünü terk eder mi orda da?
Babamla mırıldandığım son dua dilimde
ayaklarımın hastanede Ve giymeye
kıyamadığım pabuçlar Kaldı elimde.
Çocukların var mı Mr. Franks?
Al, oğluna götür onları bari ise yarasın
Kim bilir belki baktıkça
Bazen beni hatırlasın.
Bu nasıl demokrasi Mr. Franks?
Düştüğü yeri yaktı
Merhamet hür Dünyaya
Bu kadar mi Irak ' tı? size

Şiir: Faruk Hazar

Haber:www.sonsayfa.com


 

Son Osmanlı ilk kez konuştu!

 image024

Son Osmanlı Ertuğrul Osman Efendi, II. Abdülhamit’ten kalan bu mirası istemiyor. Neden mi?

  1. Abdülhamit, padişah olmadan önce Kadıköy, Filistin, Irak ve Suriye’de mal mülk edindi. Bugün haneden mensuplarının bir kısmı bu mirası aldı. Ancak Ertuğrul Osman Efendi, II. Abdülhamit’ten kalan bu mirası istemiyor. Bunu ‘O mirasta bir mana görmüyorum’ diye değerlendiriyor.

    Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilişi dramatik oldu. Bu dramdaki asıl hüzün ise hanedan mensuplarının yurt dışına sürülmesiydi. Bunlardan biri, II. Abdülhamit'in oğlu Burhaneddin Efendi'nin ilk çocuğu Ertuğrul Osman. Hanedan ailesinin en kıdemli üyesi olan Ertuğrul Osman, geçen yıl önce Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, sonra da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile bir araya geldi. 80 yıl sonra ‘çok makbule geçti’ dediği Türk vatandaşlığını bu görüşme sonrasında kabul etti.

    92 yaşında, Türk pasaportuyla İstanbul’a ayak bastı. 1991 yılında tanışarak evlendiği 64 yaşındaki eşi Zeynep Tarzi (Afgan kraliyet ailesinden Pakize Tarzi’nin kızı) ile Kuşadası’nda tatil yaptıktan sonra New York’a geri dönecek. Maçka’da, Osmanlı dönemini hatırlatan mobilyalarla döşeli evinde Aksiyon’u kabul eden Ertuğrul Osman, sert bakışları ve açık konuşması ile "hanedan” ağırlığını hissettiriyor.

-1924’ten beri yurt dışındasınız. Türk vatandaşlığı aldığınızda neler hissettiniz?
Çok makbule geçti. Benim açımdan çok farklı oldu. Aslında, pasaportum olmuş olmamış çok önemli değil. Sadece bir resmiyet kazandı. Nitekim, 1974 yılında izin vermişlerdi zaten. Türkiye’ye ilk kez 1992’de geldim.

-Sürgün yıllarını hatırlıyor musunuz?
Pek hatırlamıyorum. Bebekken babamla seyahate çıkardık. Avrupa’ya gider, sonra dönerdik. Niye bizi götürürdü bilmezdik. Sonra mektebe gittik kardeşimle beraber. Herkes sürüldüğü zaman biz Viyana’da okuldaydık. Ondan sonra bir daha geri dönüş olmadı. Viyana’da üniversiteye gittim. Hayatımı Paris’te sürdürdüm. Felsefe eğitimi ve politika dersleri aldım. Bu esnada Amerika’ya gelip gitmeye başladım.

Amerika’da 60 sene kadar yaşadım. İlk seyahatimin tarihi 1933’tür. 1940 yılından sonra yerleştim ve bir maden şirketi kurdum. Güney Amerika’da (Venezüella, Şili, Kolombiya) maden ocakları açtım. Altın, taş, demir, hangisi olursa. Hükümetler adına finansman temin ederek maden açıyor ve işletiyorduk. Çıkardıklarımızı hükümet alıyor, ne yaparsa yapıyordu. Ya satıyordu ya da kendisi kullanıyordu.



-Ya babanız?

Hayır o da benimle Viyana’daydı, geri dönmedi. Diğer aile fertlerinin hepsi Viyana’ya geldi, babam onları karşıladı. Bizimle Fransa’ya gelenler oldu. 3 bin kişi kadar vardık. Gelenlerin hepsi bizim aileden değildi. Biz 50 kişi kadardık. 150’likler, yani idama mahkum olanlar vardı aralarında. Bizim her şehzadenin, sultanın etrafında en az 20-30 kişi vardı. Birlikte hiç yaşamadık; ama birbirimizi görürdük. Aramızdaki bağ her zaman devam etti.

-Hanedan geleneği de sürdü mü?

Elbette, o âdet devam etti. Avrupalılar da öyle görüyordu bizi. Halifenin kızı Şehra Sultan’ın Nice’te büyük bir düğünü oldu. Kuzeni ile aynı anda iki kız alaturka bir düğünle evlendi. Türk olarak yaşantımıza devam ettik. Nice, adeta bir Türk şehri oldu. Şahsen benim işim çoktu. Sürekli seyahat ediyordum. 60 sene New York’ta yaşadım. Asıl yazıhanem New York’taydı. Nerede maden ocağım varsa orada yazıhanem oluyordu. Çok az param olduğundan bankadan borç aldım.

-Ayrılırken babanızın parası var mıydı?

Babamın parası vardı. Çok zengin değildi; ama yine de iyiydi. Çok sıkıntı çekenler oldu. Biz de, başkaları da yardım ettik onlara... Şehzadelerin hepsi zengin değildi. İstanbul’da iken yalıları ve maaşları vardı, o kadar. Burada sıkıntı çeken yoktu; lakin Nice’te vardı. Orada bizim aileden belki 50 kişi oldu. Yardım ediyorduk birbirimize. Kimse aç kalmadı.

-Kimler vardı yardım ettikleriniz arasında?

İsimlerini size vermek niyetinde değilim. Bugün, sıkıntı çeken, bildiğim kadarıyla yok. Herkes iş buldu, yerleşti. Yaşlılar gitti, bir ben kaldım. Şimdi yardımlaşmaya lüzum da yok.

-Hanedan mensuplarından bekçilik yapanlar vardı?

Orhan benim kuzenimdir. Paris’te Amerikan Mezarlığı’nda bekçilik yaparak geçimini sağladığı ortaya atılmıştı. Ama bekçilik değildi o. Bir kere mezarlık kullanılan bir mezarlık değildi. Eski harpten kalma Amerikan askerlerinin mezarlığı. Kimse artık orada bekletilmiyordu. Kapanmıştı. Kimseyi defnetmiyorlardı. Arada nazırlar gelip ziyaret ederdi. Bir de merasimler düzenlenirdi. Orhan da orayı idare eden bir memurdu. Sıkıntı çekiyordu. Zaten sıkıntı çekmese orada çalışmazdı.

-Dedeniz II. Abdülhamit’i görebiliyor muydunuz?

Büyükbabamızı her istediğimizde göremiyorduk. Müsaadeyle gidiliyordu. Zannederim bugün Abdülhamit ile yüz yüze gelen benden başka kimse yoktur. Kendisini iki-üç defa gördüm. Kanepede oturuyordum. Çocukları severdi, sevilirdi. (Bu arada eşi araya girerek şunları söylüyor: Osman Efendi’nin babası Abdülhamit’in çok sevdiği oğluydu. Hatta, kendisinden sonra oğlunu tahta geçirmek için kanunu değiştirecekti diye rivayetler çıkmıştı.) Ama o rivayetti. Değişiklik yapmayacaktı. Öyle bir rivayet vardı, ama hakikat değildi. Babamı padişah yapalım deseler kabul etmezdi. Sürüldükten sonra Suriye ve Arnavut krallığını teklif ettiler; ama hepsini reddetti.

-Dedenize Kızıl Sultan denilmesini nasıl yorumluyorsunuz?

Abdülhamit’in kızıl sultan olarak adlandırılması hep dış kaynaklıdır. İttihatçılar, Sultan Hamit’i çok kötü bir insan olarak gösterdiler. Tabii halk o tür şeyleri kolay kabul eder. Esasen Türkleri sevmezler. Ermeni propagandası müthişti. Büyükbabamdan mekteplerde kanlı sultan olarak bahsediliyordu. Büyükbabam sadece iki kişiyi idam etti. Onları da mahkeme idam etti, o da onayladı. Sonra imzasını geri çekti, hiç kimse ölmedi. Herkes sürüldü. Sürgüne gidenler de sefir olurdu, vali olurdu. Gidip de ortada kalmaz, bir vazife verilirdi.

-Hanedanın en kıdemli üyesi sizsiniz?

Çünkü şu an en yaşlısıyım. Padişah olsam ben olacaktım. Çünkü sıra bendeydi. Hâlâ da sıra bende. Çok uzun sürmeyecek. (Eşi: Allah uzun ömür versin). Esasen tek...

Aksiyon http://www.haber3.com/detayss.haber3?id=14422


 

Türk askerini karalayan iddialar yalanmış!..


Ünlü İngiliz casusu Arabistanlı Lawrence’ın Türk askerlerinin tecavüzüne uğradığı iddiası uydurma çıktı.

Lawrence tecavüzün 20 Kasım 1917 günü Suriye’deki Deraa Kalesi’nde meydana geldiğini ileri sürmüştü. Ancak Lawrence’ın günlüğü üzerinde yapılan adli tıp incelemesi, casusun o kaleye hiç gitmediğini ortaya çıkardı. İddiaya göre Lawrence, muhalif Arapları karalamak ve sado-mazo duygularını tatmin için bu yalanı uydurmuştu.

BİRİNCİ Dünya Savaşı sırasında Arapları Osmanlıya karşı kışkırtıp İngilizlerin bölgede hakimiyet kurmasını sağlayan ünlü casus Arabistanlı Lawrence’in tecavüz palavrası modern bilim sayesinde ortaya çıkarıldı. İngiliz Sunday Telegraph gazetesinin haberine göre James Barr adlı İngiliz yazar, "20 Kasım 1917 tarihinde Türk askerleri Suriye’deki Deraa kalesinde bana tecavüz etti" diyen Lawrence’in o tarihte söz konusu kalede olmadığını belirledi.

Lawrence 1922 yılında anılarını derlediği "Bilgeliğin Yedi Sütunu" adlı kitabında, Osmanlı Valisi Haşim Bey tarafından askerlerin tecavüzüne terk edildiğini yazmıştı. Ancak günlüğündeki bazı sayfalar eksikti. Tecavüzün meydana geldiği günü de içeren 15-21 Kasım 1917 arasındaki sayfalar yerinde yoktu.

"Çölü Ateşe Vermek: TE Lawrence ve 1916-1918 arasında İngiltere’nin Arabistan’daki Gizli Savaşı" adlı kitabı yazan James Barr, İngiliz casusun günlüğü üzerinde adli tıp incelemesi yaptırdı. Statik elektrik ve ince karbon tozu tekniğiyle günlükteki yırtık sayfalardan sonraki sayfalardaki kalem izlerini araştırdı. Ortaya çıkan sonuç şuydu: Eksik sayfaların diğer sayfalarda bıraktığı kalem izinden Lawrence’in 18 Kasım günü, Deraa’nın 95 km güneyindeki vahada bulunan Azrak kalesinde olduğu ve orada birkaç gün geçirdiği ortaya çıkıyordu. Lawrence 14 Kasım 1917 günü annesine yazdığı mektupta da Azrak’ta olduğunu ve orada birkaç gün kalacağını belirtiyor.

Barr’a göre Lawrance, bazı Arap militanların ihaneti sonucu uğradığı tecavüz yalanını bu militanları karalamak ve sado-mazo duygularını tatmin etmek için ortaya atmıştı. 1919 yılında Fransız Hükümeti, Faysal’ı Suriye kralı olarak tanımış, karşılığında Fransız nüfuzunu kabul etmesini istemişti. Ancak Faysal, Fransızlara boyun eğmek istemeyen Arap militanların baskısı altındaydı. Lawrence da önemli Arap militanların kendisini Türklere satarak tecavüze uğramasına neden olduklarını iddia etmişti.

İngiliz gazetesine göre, bu gerçek çok ihtilaflıydı ve İngiliz Ordusu tarafından örtbas edildi.

Arabistanlı Lawrence’ın seks fantezisi

İngiliz irtibat subayı olarak görev yapan Arap hayranı casus Yarbay T.E. Lawrence’ın tecavüz iddiası sadece tarihçiler arasında tartışılmakla kalmadı, İngiliz yönetmen David Lean’in baş yapıtı "Arabistanlı Lawrence" (1962) filmi aracılığıyla Türklerin kötülenmesine yol açtı. Lawrence’i Peter O’Toole, Türk Beyi’ni de Jose Ferrer canlandırmıştı. (soldaki resim) Şimdiki iddiaya göre Lawrence tecavüzü uydururken, sado-mazo fantezilerini tatmin etmişti.

Hürriyet
Faruk ZABCI


 

Türk olmak,

Osmanlı'nın borcunu ödemektir. 
Hovarda babanın borçlayaşayan evladı gibi.

Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da

bilmem kaç asırgeçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.

Türk olmak;
-    Kıbrıs'ta, 
-    Hocali'da, 
-    Anadolu'da ve Balkanlar'da  soykırıma uğrayıp
-    karşılığında yapmadığın  soykırımla suçlanmaktır.

Türk olmak;
-      faşist olmaktır, 
-     vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında…
-     demokrat ve çağdaş olmaktır, 
-     vatanına, milletine, tarihine sövüldüğünde…

Türk olmak;
-    lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır

-    ve yine Türk olmak, kendini ve derdini anlatamamaktır.

Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, 
-       ataların birçok asır önce  Viyana’yı kuşattığı için ve

hoş görülmemektir
-    Tabii ki - sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak;
-       Selanik'te Pontus Anıtı'nın, 
-      Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve 
-      Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin

önünden geçmektir.
Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. 
-     Üç kıtadan dönüp, 
-     bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. 
-     Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır,  aynı zamanda sayısız
imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Türk olmak;
-     Arabaya koşulan ilk atın vatanında, 
-     ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, 
-    yazının bulunduğu, 
-     paranın icat edildiği 
-     her metrekaresinden  bereket fışkıran bu yurtta, 
-     kalkınmak icin yabancı sermaye beklemektir.
Türk olmak;

-    Truva'dan bu yana, 
-    Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, 
-     tarihten eski bu topraklarda, 
-     bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, 
-     bir haftalık hafiza ile yaşamaktır.
-     Doğu Roma'yı da 
-     Batı Roma'yı da yıkıp, 
-     yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır, Türk olmak.

Türk olmak;
-     Mostar'da köprüdür, 
-     Kerkük'te kaledir, 
-     İstanbul'da Kızkulesi'dir, 
-     Anadolu'da buğdaydır, 
-     Çukurova'da pamuktur, 
-     Ege'de tütün, 
-     Karadeniz'de fındık, 
-    Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak;
-    Çanakkale'de ölmektir. 
-    Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, 
-    onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
-    Düşmanın ardından rahmet okumak, 
-    kanlısından helallik almaktır. 
-    Kar yağdığında kayak yapmayı değil, 
evsizleri düşünmektir. 
-     Balkon köşesine kuşlar için, kışın
ekmek kırıntısı,yazın su koymaktır. 
-    Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak;
-     harap bir ülkede, 
-     zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, 
-     tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, 
-     paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, 
-     yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak;
-     askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, 
-     belki de dönmeyeceğini bilerek.

Türk olmak;
-    annenin, şehit oğlunun ardından; 'Bir oğlum daha olsun,

onu da vatanicin göndereceğim.' demesidir. 
-    Babanin gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken

'Vatan sağolsun!' demesidir.

Türk olmak;
-    'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile, 
-    'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.

Her hükümetin 
-     enkaz devraldığı, ama 
-     asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak;
-     ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen
şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. 
-     Ayni nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. 
-     Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

Türk olmak;
-     Evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir. 
-     Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak;
-     milli maçta ağlamaktır. 
-      Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır. 

Türk olmak;
-     aşkını ölesiye sevmektir.
-     Aşkı icin  ölmektir,
-     öldürmektir.
-     Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
-    En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
-   Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.

Milletine sövmektir, ama  başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

Türk olmak;
-    Yunus'u bilmektir, 
-     Aşık Veysel'i sevmektir.
-     Mevlana'yi, Haci Bektaş-i Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi 
-     tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.


Türk olmak;
-     saz çaldığında, 
-      ney üflendiğinde, 
-      kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, 
-     yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, 
-      bir de Yemen Türküsü'nde...
-      Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', 
-      vermediklerine  'Kısmet'demektir. 
-      Her işin  'Hayırlısına'inanmaktır ve 
-      ağlamamak için çok  gülmekten çekinmektir.

Türk olmak;
-      Asya'da batılı, 
-      Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradan'dan

ötürü sevmektir.
-      Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, 
-      silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak;
-     mahalle maçı için ayni saatte, 
-     on kişi buluşamazken, 
-     milyon kişinin bir araya gelmesidir.
-     Tavla oynarken bile kavga ederken, 
-     milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak;
-     buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, 
-     daha ağır buhranda sıraya girerek, 
-     sorumlusuna en ağır cezayi  tek bir cam kırmadan sandıkta
kesmektir.

Türk olmak;
-     en zayif gününde bile dünyaya meydan okumak, 
-     en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta
biteceğini bilerek 
-     tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak.
Türk olmak; 
-     Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, 
-     her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak,
medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir...


 

 

 Sultan Abdülmecit'in gerçekleşen rüyası!

 image026

150 yıl önceki belgelerde yer alan rüya gerçek oldu 14 Kasım 2010 Pazar, 19:07:28

Dünyadaki en önemli projelerden biri olan Gebze–Haydarpaşa, Sirkeci–Halkalı Banliyö Hattının İyileştirilmesi ve Demiryolu Boğaz Tüp Geçişi İnşaatı (MARMARAY) Projesi, İstanbul için asırlık bir rüyayı gerçeğe çevirecek.

Proje kapsamında, Ocak ayında insanlar ilk kez İstanbul Boğazı'nın altından yürüyerek karşı yakaya ulaşabilecek. Marmaray Projesi Müdür Vekili İnşaat Yüksek Mühendisi Hüseyin Belkaya, Boğaz'dan tüp geçitle geçme sevdasının 1860 yılında Sultan Abdülmecit'in mühendis Preault'a, konuyla ilgili proje hazırlatmasıyla başladığını söyledi. Belkaya'nın verdiği bilgiye göre, mühendis Preault Sarayburnu ile Üsküdar arasında, ayaklar üzerinde bir batık tünel tasarladı. Ancak o günün teknolojisi ile bu tünel gerçekleştirilemedi.

1902 yılında ise mühendisler Strom, Lindman ve Hilliker, yeni bir Boğaz geçiş projesi tasarladılar. Su altından bir viyadük tünel şeklinde tasarlanan güzergahı yine Sarayburnu-Üsküdar olarak belirlenen bu proje de başarıya ulaşamadı. Şimdi bu hayalin gerçekleşmek üzere olduğunu söyleyen Belkaya, "150 yıllık bir gecikmemiz olsa da atalarımızın ayak izlerini takip ediyoruz. Güzergahımızı yine Sarayburnu ile Üsküdar arası olarak belirledik. İlk yola çıktıktan bugüne kadar boğazdan çok sular aktı, rejim değişti ama güzergah değişmedi" dedi.

 image027

Sirkeci'den, boğazın altındaki batırma tünel ile buluşmak üzere yola çıkan Tünel Delme Makinasının (TDM) 700 metre daha tünel deleceğini anlatan Belkaya, "Ocak ayında bağlantı tamamlandığında İstanbul Boğazı'nın altından insanlar ilk kez yürüyerek karşı yakaya ulaşacak. Diğer bir şekilde Yenikapı'dan tünellere girip Sirkeci'ye ulaşmak, denizin altından Üsküdar'a varmak ve tünellerden devam ederek Ayrılıkçeşme'de yüzeye çıkmak mümkün olacaktır" diye konuştu.

www.Haberturk.com dan  alınmıştır

Kanuni, dans eden Fransızları tehdit etmiş

 image028

Fransızlar dans etmeye başlayınca Kanuni onları nasıl tehdit etmişti? 11 Temmuz 2006 15:56

Dans denen şey, ilk defa Kanuni zamanında Fransa'da yapılmaya başlanmıştı. O zaman Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları Avrupa'nın ortalarında idi ve Fransa'ya dayanıyordu. Bu dansın ilk yapılmaya başlandığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralı'na bir mektup yazdı.

Kanuni'nin Fransa Kralı'na yazdığı tarihi mektup aynen şöyledir:

“Ben ki, kırk sekiz krallığın hakanı Kanuni Sultan Süleyman Han'ım. Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans namı altındaki gayri ahlaki şeyin yapılmakta olduğu mesmuu şahanem olmuştur. Hemhudut olmaklığımız dolayısıyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali müvacehesinde Namei Hümayunum yedinize vusulünden itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Orduyu Hümayunumla gelip men'e muktedirim!..”

Belge bilgisi: Nuh Gönültaş - Bugün gazetesi

 - Sor bakalım, bu 3 kişi kimdir? 

1911 senesi Ramazan Bayramı’nın 3. günü, Libya sahillerine çıkan Müstevli İtalyan askerleri, bulabildikleri herkesi öldürdüler. Teslim olanları da öldürdüler.

Trablus’ta kurdukları Divanı Harp’te, grup grup getirilen esirlerin yargılanmaları 3’er dakika sürerdi. Karar hemen binanın arkasında duvarın önünde infaz edilirdi.

Birgün elleri kelepçeli bir yaşlı, bir orta yaşlı, bir de delikanlı, çöl kıyafeti içinde mahkemenin önüne çıkarılır. Başkan Albay Carlo Torelli, bu zavallıları yargılamak için tercümana der ki:

- Sor bakalım, bu 3 kişi kimdir?

Elleri kelepçeli orta yaşlı olanı, gayet iyi bir İtalyanca ile cevap verir:

- Reis bey, tercüman istemez. Ben Türk ordusunun albayı Ahmet Alaeddin’im. Bu yaşlı zat emekli Paşa Mehmet benim babamdır. Savaş için görev istedi. Bu delikanlı ise benim oğlumdur. Gönüllü olarak askere gitmiştir.

Hâkim donup kalır.

- Yalan söylüyorsun, bu söylediklerin için belgen var mı?

Ahmet albay koynundan, kelepçeli elleri ile bir buruşuk kâğıt çıkartıp fırlatır.

İtalyan albayı şaşırmıştır. Zira salona, başlarında siyah şapka, boyunlarında asılı fotoğraf makineleri ile, biri İngiliz, biri Fransız 2 gazeteci girer. Hakim sözlerini tarta tarta konuşmaya mecbur kalır:

- Siz 26 Ekim 1912 günü bizim askerlerimizi arkadan vurdunuz. Bize bağlı kalacağınıza söz verdiğiniz hâlde bunu neden yaptınız?

- Türk hiçbir zaman arkadan vurmaz. Asıl siz bu topraklarda ne arıyorsunuz? Bu Avrupalıların bir haydutluğudur. O harekâtı bizzat idâre ettim.

- Suçlu, suçunu itiraf etmiştir. Kurşuna dizilmelerine karar verilmiştir.

Bu 3 kişi hemen dışarı çıkartılırken, 2 yabancı gazeteci ayağa kalkıp, bu mahkûmların önlerinde şapkalarını çıkartarak saygıyla selâmlarlar. Biraz sonra binanın arkasından, bir manganın silah sesleri geldiğinde, gazeteciler, mahkeme heyetine arkalarını dönüp dışarı çıkarken; mahkemenin eşiğine tükürmüşlerdir...

İsmail Yağcı / Türkiye Gazetesi / 13.1.2000

İçtenlikle itiraf etmeliyim ki Avrupalı, Türkleri sevmez

Türklerin Batı'yla olan ilişkileri, 1600 yıllık çatışmalarla dolu bir geçmişe sahiptir ve sürekli hale getirilen savaşlar üzerine kuruludur. Orta Asya'dan gelen kuzeyli Hun akıncılar, Batı Roma İmp. Yıkılmasına neden olarak, köle egemenliğine dayalı olan İlkçağ'ı sona erdirdiler ve Ortaçağ dönemini başlattılar. Fatih Sultan Mehmet Doğu Roma İmparatorluğu'nun varlığına son vererek, çözülmeye başlayan ve serf egemenliğine dayanan Ortaçağ'ın   çöküşünü hazırladığı. Yeni Çağ dönemini başlattı. Türkler Batıya karşı Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden 1699  Karlofça Antlaşması'na dek, tam 1300 yıl kesin bir üstünlük sağladı. Avrupalıların, Hıristiyanlığı kullanarak Doğu Akdeniz  Havzasını ve Doğu Ticaret Yollarını ele geçirmek için düzenlediği tam 8 haçlı Seferi'ni Türkler göğüsledi ve onları yenilgiye uğrattı. Avrupalılar, 2.viyana Kuşatması'ndan kurtuldukları gün olan 12 Eylül'ü "Türk Günü" adı vererek ve Türk düşmanlığını işleyerek, hala kutluyorlar. Avrupalı Anneler çocuklarını hala "Türkler geliyor" diye korkutuyorlar.

Batılıların eskiye giden ve bugünden de devam eden Türkiye ve Türk karşıtlığı, kaçınılmaz olarak doğrudan Türk tarihini hedef almakta ve bu tarih hala "belleklerden silinmesi" gereken gizil (potansiyel) bir tehlike olarak görülmektedir. Türkiye’de "Avrupa Birliği Büyükelçisi" olarak görev yapan Karen Fogg'un; "Bir de şu Türk tarihinden kurtulsak"  biçimindeki sözleri bu görüşün günümüzdeki en açık ve kaba örneklerinden biridir.

1940 larda Türkiye'de ders veren ünlü bilim adamı Prof.Dr.Fritz Neumark,Avrupalılar'ın Türklere ve Türk tarihine bakışını açıklarken şunları söylemektedir :"İçtenlikle itiraf etmeliyim ki Avrupalı ,Türkleri sevmez. ;Sevmesi de mümkün değildir. Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların ve kilisenin asırlardır hücrelerine sinmiştir. Avrupalılar Türkleri Müslüman olduğu için sevmez ama laiklik şöyle dursun, Türkler Hıristiyan olsa da onlara düşman olarak bakmaya devam eder. Türkler pek farkında değiller ama Avrupalılar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türkler çıkarılırsa ortada tarih diye birşey kalmaz.

Bitmeyen Oyun - Metin Aydoğan 196-197


Kars madalyası


Abdülhamit, Kars muharebelerinde bulunup üstün başarı ve yararlılık gösterenlere verilmek üzere bir Kars madalyası ihdas etmişti.

Fakat sonra bu madalyayı, Kars muharebesine iştirak etmeyenler de takmaya başladılar. Bu arada bir tanede Şeyhülislam a verilmiş. Şeyhülislam da takınmaya başlamıştı. Bunu gören Fuat Paşa " medeni cesaretiyle sözünü sakınmadığı için kendisi Deli Fuat Paşa" adıyla maruftur. Göğsündeki Kars madalyasını çıkarıp takmamaya başlamıştır. Bir gün Abdülhamit Han, Paşanın göğsünde madalyayı göremeyince:

-Fuat Paşa,siz Kars madalyasını niye takmıyorsunuz.?..diye sordu Paşa:

-Efendim ben Kars Muharebesine iştirak etmedim ki madalyasını takayım.

-Nasıl olur?..

Bana inanmazsanız,Şeyhülislam'a sorunuz. Bakalım beni muharebe sahasında görmüş mü?..

 

Duacı Taifesi

Osmanlı Ordusu içinde birde duacı taifesi vardı. Bunlar ordunun düşmana karşı zafer kazanması için dua ederler dolayısıyla da maaş alırlardı.

Sultan İbrahim zamanında bunların sayısı 30.000 kadar olmuş ve maaşlarının tutarı da 170 yük tutar olmuştu. Bu kadar paranın fuzuli verildiğine kani olunarak bu paranın verilmemesine karar verilmişti. Bu karar dedikoduya sebep olmuştu.

-"30.000 adamın rızkını  kesmek olmaz. Bahusus ki bunlar duacıdırlar. Sonra hayır dua yerine beddua ederler." diyenler oldukça, defterdar muavini:

-"Bre efendiler,bunca zamandır, alemi fethederiz, hiç molla falanın ya da derviş filanın duasıyla falan kale zapt edildi,denildiğini duydunuz mu.Hiç böyle şey işitilmiş midir.?...

-"Bunca memalik hep yiğit ve bahadır evladı vatanın şecaat ve karamanlığı ile fethedilmiştir. Ol makule duahanın hayrı olsa kendilerine olurdu", demiştir.

1655 te kadınlar saltanatının hüküm sürdüğü, devlet ricalinin cahil ocak ağalarının elinde bulunduğu bir devirde sadrazam aranıyordu.11 yaşındaki oğluna niyabet eden Turhan Sultan Kızlar ağası Uzun Süleyman Ağa'nın reyi ile hareket ediyor ve Gürcü Mehmet Paşa'yı Sadrazam tayin etmek istiyordu. Devlet Ricali’nin ahlak ve kabiliyetlerini yakından tanıyan Mimar Kasım Ağa'nın fikri soruldukça, Turhan Sultan'a

-Behey Sultan'ım Gürcü Mehmet Paşa kulunuz, iki öküze saman vermekten acizdir. Nerde kaldı ki Sadrazam olup bu azim hizmeti ifa ede. Eğer maksat Siyavuş Paşa'yı azletmek ise ondan akıl ve sahibi rey bir kimseyi bu makam-ı aliye getirmeli ki gelen gideni aratmaya dedi.

Osmanlılarda fazilet mücadelesi
Tahsin Ünal 


 

image029Babam Merhum emekli öğretmen Hasan Kültür'ün şiiri

MÜNACAT

Dedik altmış, dedik yetmiş,
Nefesler hep huya gitmiş.
Gençlik çağı hayal olmuş.
Yüce Rabbim affet bizi...

Aman Rabbim senden himmet.
Bu acizi kul kabul et.
Nasip kıl bizlere cennet.
Yüce rabbim affet bizi...

Uyan gafletten ey Hasan,
Senin olsa habu cihan.
Ecele bulunmaz derman.
Yüce Rabbim affet bizi...

Dağlardan ağır günahım,
Bilmem acep nola halım,
Dünya malını neyleyim.
Yüce Rabbim affet bizi...

Günahım çok sevabım az,
Yüce Gaffar sana niyaz.
Kayıp ettim bunca namaz.
Yüce Rabbim afet bizi....

Sana sığındım Allah'ım,
Kapından kovma Benahım.
Başka kime arzuhalim.
Yüce Rabbim Affet bizi...

Huda Rabbim kerem eyle,
Tövbemizi kabul eyle.
Mezarımı ışık eyle.
Yüce Rabbim affet bizi...

Azrail salınca pençe,
Ruh bedenden ayrılınca,
Amel defteri kapanınca,
Yüce Rabbi affet bizi...

Son yolculuk bitince,
Dokuz perde kapanınca
Münkir, nenkir gelince,
yüce Rabbim affet bizi...

Rabbim sana kul eyle,
Resulüne ümmet eyle.
Ya Muhammet şefaat eyle
Yüce Rabbim affet bizi....
Âmin

Hasan KÜLTÜR
Emekli Öğretmen(Arıkaya köyü öğretmeni) 1910-1993


 

Motorize katiller!

www.gazeteci.tv'nin Manşetinde gördüğünüz "İşte Irak'taki ölüm mangaları" başlıklı yazıdan sonra,bölgeden bir e-mail aldım.İşgalden sonra Bağdat'ta 2 yıl çalışmış bir Türk.Sonra güvenlik nedeniyle bir başka Ortadoğu ülkesine geçmiş. İsmi ve bulunduğu yer bende saklı, güvenlik nedeniyle yazmamamı istiyor. Arkadaşın Türkçe'si biraz zayıf, düzeltmeden virgülüne dokunmadan aşağıya alıyorum:

image03599
 "....Yaklasik 2 yıl Baghdat'da (Baghdad İnternational Airport) içerisindeki "Camp Victory" de çalıştım. Su an sizin yazmış olduğunuz makaleyi okuduktan sonra bunları sizinle paylaşmak istedim. O hakkında yazı yazdığınız densiz ve kendini bilmeyen kişilerin gündeliği 500 dolar. Zaman zaman bu değişiyor 600 dolar olduğu zamanlarda var.

Size aylık 17000-20 bin dolar ödenen bir ülkede, eğer canınız istiyorsa, sapıksanız Elvis Presley dinleyip neden adam öldürmeyesiniz? Hesabını soran yok ki! Bunun içerisinde sigaranızı dahi çalıştığınız şirket aliyor. Bunlar hiç bir şey değil, yazılanların yanında sadece devede kulak ve bunun kimse önüne geçemez. Arkalarında büyük emperyalist güçler var.

Çünkü BIAP ile GREENZONE ( Baghdad'in beyni olarak adlandırılır bütün askeri olaylar ve kararlar buradan verilir.) Arası sadece 8 km bir yol, iki semt arası VİP yolcu taşıma ücreti 6000 bazende 8000 dolar. Sadece 10 dakikanızı alır. Bunun gibi çok şeyler var orasi ırak vatandaşını korumak ve Irağı yapılandırmak için yapılan bir mücadele değil. Americali İngiliz veya Guney Afrikalıları kalkındırma piyasası. Ama pastanın kremasını yiyenler, o sizin sapık diye adlandırdığınız adamlar. Siz o parayla Elvis Presley dinleyip adam öldürmezsiniz? Siz öldürmezsiniz çünkü insanlık var kalbinizde, insanca düşünme kabiliyetiniz var. Ama onlar sadece olum makineleri, sadece maaş düşünen olum makineleri.

Ve tabiî ki Türklerden bahsetmek gibi bir aptallık yapmazlar çünkü bu bahsedilen ayilar Türkleri sevmeyen bir topluluk. Hala bizi Arapça konuşan ve ellerimizle yemek yiyen bir toplum olarak biliyorlar. Turkiyenin yeri sorulduğunda haritadan gösteremeyecek kadar da cahil, basit, eğitimsiz insanlar.

Bizim polislerimizin oldurulduğu zaman ben oradaydım. BIAP(Baghdat International Aırport) ta yasadığımı söylemiştim. Olayın belki ic yüzünü bilmiyorsunuz maalesef. Bizim devletimiz bizim polislerimize uçak tahsis etmediği için, polislerimiz görevlerine gitmek üzere iken, yolda pusuya düşürüldü. Cenazeleri uçakla dondu ALLAH rahmet eylesin onlardan sonra gelen grup uçak ile gelmeye başladı

Baghdad da görevli olarak çalışan bir arkadaşımız Amerikalı KBR in çalışanı ile uğradığı haksizlik icin kavga ediyor. Ki bu arkadaşımız Boğaziçi üniversitesini bitirmiş 3 lisan anadili gibi konuşan ve Türkiye’nin sayılı firmalarından birisi ile Baghdada gelmiş. KBR çalışanı bizim arkadaşı şikayet ediyor. Çünkü anlaşılan sudunki rüşvet istiyor, bizim arkadaşımızda vermek istemiyor sonuç; arkadaşımız 6 ay sure ile ortadan kayboluyor. Nerede olduğunu kimse bilmiyor. Diğer Türk firmasında çalışan mühendis arkadaşımızın çabaları ile öğreniyoruz ki, arkadaşımız Ebu Garip Hapishanesine atılmış bizim büyükelçilik araya girmek istemiyor. Büyükelçilik "suçu vardır ki atmışlardır" diyor evet çok komik bir iddia...."

Arkadaşın yazdıkları da haberimizin içeriğini doğruluyor. Bu motorize katillere hesap soran yok. Öldürülen Iraklının hesabını kimse sormuyor. O nedenle her ay ölen Irak'lı sayısı ortalama 3000. Bu arada polis timimizi uçakla değil de karayoluyla gönderenlere, Irak'ta hapse düşen vatandaşımızın, öldürülen şoförlerimizin hesabını sormayan "yetkililere" sizin yerinize "saygılarımı(!)" sunuyorum.

İlluminati Nedir?

  image039996

07.12.2011 Çarşamba 14:40

Illuminati (çoğul bir sözcük olup tekili Latince: illuminatus, Türkçe: aydınlanmış) tarihteki adıyla Bavyeralı Illuminati, Rönesans döneminde 1 Mayıs 1776'da kurulmuş bir gizli bir cemiyet. Modern İlluminati; zihin kontrolü uygulayarak, hükümetleri ve kuruluşları ele geçirerek Yeni Dünya Düzeni'ni sağlamak amacıyla hareket eden, faaliyeti ve varlığı kanıtlanamamış bir örgüttür.

Topluluğun kuruluş amacı cehaletle, baskıcılıkla ve kilisenin dogmalarıyla mücadele etmekti. Her ne kadar asıl amaç, aydınlanarak dinsel dogmalardan uzak, hür düşünceyi ve Newtoncu pozitif bilimin önünü açmak idiyse de, gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek dünya siyaset tarihinin belki de zaman içerisinde üzerine en fazla komplo teorisi üretilmiş topluluğu halini almıştır.

Münih'te kurulup, o yörede (Bavyera) hızla gelişen İlluminati'nin üye kayıtları büyük bir gizlilik içinde saklanıyordu. Öyle ki, üyelerin her birinin takma isimleri vardı ve yazışmalarda bunlar kullanılır, üyelerin gerçek isimleri ve kimlikleri asla kullanılmazdı. Örneğin, topluluğun kurucusu Adam Weishaupt'un kod adı Spartacus idi. Illuminati üyeleriyle ilgili bilinen tek şey, tüm üyelerinin Cermen kökenli beyazlardan oluştuğudur.

Günümüzde ise 10 adet yöneticisi ve 300'e yakın alt kadrosu bulunduğu, bu grubun içinde tanınmış ünlüler, bankacılar ve sanatçıların bulunduğu iddia edilmektedir.

İnişler, çıkışlar

12 kişi ile kurulan İlluminati topluluğu, gelişmelerini Mason Localarından kendilerine uygun üyeler kazanarak sağlamaya çalışmışlar, ilk sene sonunda 80 üyeye çıkmışlardır. Daha önceden 22 Haziran 1784'te tüm Bavyera'da Masonluk ile birlikte İlluminati de, gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek yasaklanmıştı. Masonluğun, tarih boyunca kendisine yönelen tüm baskı ve yasaklamaların altından hiçbir zarar almadan çıkması gibi yine zararsız çıktığı bu süre Illuminati'ye pek yaramamış ve büyük ölçüde gücünü ve varlığını yitirmişti.

19. yüzyılın başlarında ünlü Alman filozof Hegel'in katılımıyla canlanan ve eski parlak günlerine dönen İlluminati, bu yıllarda, üyesi olan Hegel'in tez-antitez kuramlarıyla Yeni Dünya Düzeni düşüncesinin geliştiği bir ütopya topluluğu haline gelmişti. Dünya üzerindeki çeşitli toplulukları etkileyen bu düşüncenin mirasçıları bugün halen çalışmalarını sürdürdüğüne dair komplo teorileri vardır.

Bu topluluğa daha sonra İtalya'da ünlü Rönesansçı insanlar girmiş ve Katolik Kilisesi'ne karşı siyasi bir savaş açmıştır.

Komplo Teorileri

Mark Dice, David Icke, Texe Marrs, Ryan Burke, Jüri Lina ve Morgan Gricar gibi yazarların belirttiğine göre Bavyera İlluminati, halen faal olan bir örgüttür. Dünyadaki bir çok siyasi, askeri ve ekonomik olayın sorumlusu İluminati örgütüdür. Komplo teorisyenlerine göre bir çok ABD Başkanı, bu örgüte doğrudan veya dolaylı olarak hizmet etmektedir. Ayrıca birçok tanınmış çocuk çizgi filmlerinde bilinçaltı mesajlarıyla beyin yıkamaya çalışıldığı söylenmektedir.

Myron Fagan'a göre Waterloo Savaşı, Fransız İhtilalı, John F. Kennedy suikasti bu örgütün işidir. Ayrıca Holywood film sektörü bu örgütün elindedir.

http://www.haber365.com/Haber/Illuminati_Nedir/alınmıştır


 

 

 İşte Yunanistan'ın en büyük 10 yalanı !

Yunanistan'ın To Vima gazetesi, kitaplardaki Türkiye yalanlarını liste olarak yayınladı !

 image030

29 Mart 2006 09:02 haber3.com

Her Balkan ülkesinde -hatta Avrupa ülkesinde- okutulan tarih kitaplarında olduğu gibi, Yunanistan'ın da tarih kitaplarında kahramanlık öyküleri ve mit'leri yer alıyor. Yunanistan'ın 1821'de bağımsızlığını kazanmak amacıyla Osmanlı İmparatorluğu'na karşı ayaklanması, tarih kitaplarının en önemli bölümünü oluşturuyor. Mücadele yıllarında Yunan milletinin kahramanlıklarını konu eden tarih kitaplarını inceleyen TO VİMA gazetesi, Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmasının 185'inci yıldönümünde Yunanistan'ın "10 büyük Yalanı”nı yayınladı.. Gazetenin yazarlarından Andreas Pappas'ın yaptığı araştırmaya göre işte Yunanlıların yalanları:

1. YALAN: 400 yıllık Osmanlı yönetimi sırasında Osmanlılar, Yunanlıları şiddet yoluyla İslamiyet'i kabul ettirmeye çalıştı: Osmanlılar İslamiyet'i kabul etmeleri için Yunanistan'da kimseyi zorlamadı. Bosna ve Arnavutluk gibi ülkelerde fazla vergi ödememek ya da Osmanlı'da memur olarak çalışabilmek için kendi istekleriyle İslamiyet'i kabul edenler oldu.

2. YALAN: Hıristiyan çocuklar ailelerinden zorla koparılarak ve İslamiyet'i kabul ettirildi ve yeniçeri ocaklarına kapatıldı: Osmanlı ordusu güçlendikçe bir çok Hıristiyan aile çocuğunu yeniçeri kampına teslim etti.

3. YALAN: Yunanlılar, Osmanlı döneminde gizlice dillerini ve Hıristiyanlığı öğrenmek için 'gizli okul ismiyle' okullara gidiyordu: Osmanlı döneminde herkes istediği dilde eğitim görebiliyor, dinini özgürce yaşıyordu.

4. YALAN: Yunan kilisesi Osmanlı İmparatorluğu'na karşı sert bir mücadele verdi: Osmanlı'ya karşı mücadeleye, bazı din adamları da katılmıştır. Ancak çoğu din adamı İstanbul'un alındığı 1453'ten Yunanlıların 1821 yılındaki ayaklanmasına kadar Osmanlılardan çok Katolikleri düşman olarak görüyordu.

5. YALAN: Yunan ulusu 1821'de Osmanlı'ya karşı ayaklanıp bağımsızlığını kazandı: Ayaklanma anında bastırıldı. 1827'de Fransa, İngiltere ve Rusya bağımsız Yunan devletinin çıkarlarına hizmet edeceğini düşünerek savaşa müdahale etti. Yunanlılar da bağımsız oldu.

6. YALAN: Ayaklanma sayesinde 1881'te Tesalya (orta Yunanistan) bölgesi Yunan topraklarına katıldı. 1897'de Osmanlıların Atina'yı kuşatma operasyonu başarısızlıkla sona erdi. 1920'de Osmanlı toprakları Serv Antlaşması ile paylaşıldı: Bunlar Yunanlılar tarafından değil yabancı devletler tarafından sağlandı.

7. YALAN: Osmanlı'ya karşı sadece Yunanlılar ayaklandı: Bu bölgede yaşayan Arnavut, Sırp, Blah ve Slav kökenliler de ayaklandı.

8. YALAN: Yabancı devletler Yunanlıları çok sevdiği için destek oldu: Bağımsız bir Yunan devletinin kendi çıkarlarına hizmet edeceğine dair aldıkları güvencelerden sonra savaşa müdahale ettiler. Yunanistan bu nedenle 1910-1920 arasındaki Balkan Savaşları'nda yapılan paylaşmalardan karlı çıkmış; ahalisinin yüzde 40'ı Yahudi, yüzde 25'i Türk ve sadece yüzde 20'si Yunanlı olmasına rağmen Selanik kenti Yunan topraklarına katılmıştır.

9. YALAN: Sadece Yunanlılar vatanlarından oldu: Birçok halk ve millet kendi yurtlarından olmuş; göç etmek zorunda kalmıştı. 19'uncu yüzyılda Girit'in yalnız Rethimno bölgesinde yaşayan Müslüman (Türk) ahalinin sayısı Hıristiyanlardan çok daha fazla olduğunu; Yanitsa (Yenice) kentinin o dönemde Müslüman Osmanlıların en kutsal kentlerinden biri olduğunu; 1913'te Kuzey Yunanistan'daki Kilkis kentinde yaşayan Yunanlıların sayısının toplam ahalinin ancak yüzde 5'ini oluşturduğu gösterilebilir.

10. YALAN: 1. Dünya Savaşı'nda Anadolu'dan Yunanistan'a göç etmek zorunda kalan Yunanlılar Helen topraklarından kopartıldı. Bu insanların ezici bir çoğunluğunun anadan-babadan Anadolulu değil; 19. yüzyılın ortalarında kendilerine daha iyi yaşam koşulları aramak için Yunan adalarından ve kuzey Yunanistan'dan Anadolu'ya göç etmiş Helen kökenlilerden oluştuğunu anımsatmakta yarar vardır.


 

Kusursuz bir olay...

 image031

400 Sene Sonrasına Mektup


Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebası Cami´nin 1990´li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıkları bir olayı tv´de şöyle anlatmıştı.

Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık.

Kalıbı yaptık.

Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık.



Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kâğıt vardı. Şişeyi açıp kâğıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu:

"Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşaa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum."

Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu´nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.

Bu mektup bir inşanın, yaptığı işin kalıcı olması için gösterebileceği çabanın insanüstü bir örneğidir. Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, 400 sene dayanacak kâğıt ve mürekkep kullanması gibi yüksek bilgi seviyesinden gelmektedir. Şüphesiz bu yüksek bilgiler de o koca mimarin erişilmez özelliklerindendir. Ancak erişilmesi gerçekten zor olan bu bilgilerden çok daha muhteşem olan 400 sene sonraya çözüm üreten sorumluluk duygusudur.

Mustafa Kemal bir köy kahvesine uğramış. Köylü etrafında toplanmış. Kahveci sipariş alıyor. Mustafa Kemal “Evladım benimki sade olsun” demiş. Mustafa Kemal’den sonra kahveci yanındakilerin ve kahvede bulunanların siparişini almış. “Benimki şekerli, benimki orta, benimki sade...” Kahveci siparişi alıyor ama kağıda kaydettiği falan yok. Mustafa Kemal’in dikkatini çekmiş. “Bu kadar siparişi nasıl aklında tutacaksın?” diye sormuş. Kahveci: Paşam seninki sade olacak ya... Gerisini boş ver...” demiş.

http://ekonomi.milliyet.com.tr/piyasalarda-neler-olacak-/ekonomi/ekonomiyazardetay/30.10.2012/1618968/default.htm?ref=bigpara alınmıştır

..

Sorunların geride kalmasına izin vermeyeceğiz

Kahveci: 1 Mayıs’ta gerçek sorunların geride kalmasına izin vermeyeceğiz

Kamu çalışanlarının sorunları ve 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Gününe ilişkin değerlendirmelerde bulunan Genel Başkanımız Önder Kahveci, “1 Mayıs’ta Anıtkabir’de olacağız. 1919 ruhunu yeniden canlandıracağız” dedi. Kahveci, “Emeğin alın terinin sorunların tartışılması gereken bir gün 1 Mayıs ama maalesef bu olmuyor. Her yıl farklı yerlerde yaşanan bazı görüntülere şahit oluyoruz. Basında bu görüntüler öne çıkıyor ve ne yazık ki gerçek sorunlar geride kalıyor. Devamı

Yeni O.O. Geçiş Sistemi Velilerden Geçemedi!

egitim senYeni Ortaöğretime Geçiş Sistemi Velilerden Geçemedi!

Tarih: 03 Mayıs  

TEOG sınavının kaldırılmasının ardından hemen uygulamaya konulacağı duyurulan yeni ortaöğretime geçiş sınavı hakkında velilerin görüşlerine başvurduk. Web sayfamızdan duyurduğumuz ankete katılan 1372 velinin düşüncesine göre, yeni ortaöğretime geçiş sistemi sınıfta kaldı. Devamı

Lütfen Paylaşalım

.

site ekle site ekle http://www.iyisayfa.net/